Sayfalar
Şubat 2012
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Oca    
 12345
6789101112
13141516171819
20212223242526
272829  

40 Yaşında Hala Bekar

Şubat 22nd, 2012

Evlenmek mi, evlenmemek mi? Kimileri için cevap belli, kimileri hala karar verememiş, kimileri ise korkuyor. 40 yaşında ve hala bekar olmak artık çok doğal.

40 Yaşında Hala Bekar!

40 yaşında ve evlenmemiş erkekler için en önemli sebep, özgürlük! Özgürlüklerinin kısıtlandığını düşünüyorlar. Bekar erkekler, evli arkadaşlarına bakıp, onların sözlerinden yola çıkıp, evlilik hakkında karar veriyorlar.

40 yaşında ve evlenmemiş olan kadınlar için de durum pek farklı sayılmaz. Onların da özgürlük anlayışları ve yanında doğru adama rastlamamış olma sıkıntıları var. Üstelik bir kadın olarak sosyal çevresi tarafından evde kalmış muamelesi görmesi de cabası!

Konu erkek olunca ne kadar modern bir görüşe sahip olursak olalım, hala erkekleri kayırıyoruz. Nasılsa evlenmeye daha vakti var, ne olacak evlenir diyoruz. Ona uygun pek çok kadın alternatifi olduğunu düşünüyoruz.

Peki konu kadın olunca? Eğer hiç evlenmeden 40 yaşına gelmiş bir kadın varsa çevremizde, onun yalnız yaşlanacağına dair bir önyargı beliriyor kafamızda. Bilim çocuk sahibi olma yaşını yukarılara doğru taşımış olsa da, 40 yaş artık evlilik için bir kadının rağbet görmediği döneme denk geliyor. Doğurganlık ise, bu sürecin önemli sebeplerinden birisi oluyor.

Ancak kadınların evlilik kararına uzak durmasının asıl sebeplerinden birisi de iş hayatı. Ekonomik özgürlüğünü elde etmiş bir kadın, maddi açıdan kendi ayakları üzerinde duran ve hayatının dümenini elinde tutan bir kadın için evlilik, uzun yıllar boyunca verdiği emeğin heba olup gitmesi gibi düşünülüyor.

Çalışma hayatının içinde erkeklerle verdiği mücadele, başarılı olma hırsı, yükselme azmi ve disipliniyle gençlik yıllarının nasıl geçtiğini anlamayan pek çok iş kadını, vücut saati çocuk diye bağırdığında da onu duymayabiliyor.

Ancak 40 yaşında bekar olan kadın ve erkek için hiç güzel şey yok mu? Var elbette! Bunca şey görüp yaşadıktan sonra edinilen tecrübe, hayatını biriyle birlikte geçirme kararı verdiğinde, çoğunlukla doğru bir insan seçmeyi sağlıyor. Gençlikte yapılabilecek hataları yapmadan daha duru bir ilişkiye başlama şansı tanıyor.

Ne istediğini bilen, ne aradığını bilen ve bulduğunda da hayatla meselesini halletmiş bir birey olarak, gerçek ve sağlam temeller üzerine oturan bir ilişkiyi ölene kadar götürme şansına sahip oluyor. Ayrıca beterin beteri var. Bir ömrü kötü bir evlilik ve hak etmeyen bir eşe harcayarak geçirenlere bakınca, 40 yaşında ve bekar olmak avantaj gibi duruyor, öyle değil mi?

 

Omega-3 fazla kiloların da düşmanı

Şubat 21st, 2012

Kalbe ve damarlara olumlu etkileri olduğu bilinen omega-3 yağ asitlerinin kilo ve metabolizmanın dengelenmesinde de önemli rol oynadığı belirlendi.

“GPR120″ geninin omega-3 gibi doymamış yağ asitlerinin hücre alıcılarını ürettiğini, genin mutasyona uğramasının insanlarda obezite riskini yüzde 60 artırdığını gösterdi.

Bilimadamları, mutasyona uğramış gene sahip farelerin, yağ ve şeker bakımından zengin yiyeceklerle beslendiklerinde, genin mutasyona uğramamış haline sahip farelerden daha çabuk kilo aldığını gördü. Ayrıca bu farelerde şeker hastalığının geliştiği ve hayvanların karaciğerinin aşırı yağlandığı belirlendi. Bununla beraber bilimadamları araştırmaya katılan obez 14 bin 500 kişinin yüzde 3’ünde bu mutasyona rastladı. Mutasyonun, karaciger ve bağırsaklar gibi bazı organların hücrelerinin taşıdığı alıcıları tamamen etkisiz hale getirdiği belirtildi.

Normalde, vücuttaki yağ ile harekete geçen GPR120 geninin alıcısının ensülin ve iştahı kesen tokluk hormonlarının üretimini sağladığını belirten bilimadamları böylece ilk kez omega-3’ün kilo ve metabolizmanın dengelenmesinde rol oynadığını göstermiş oldu.  ilerde GPR120 alıcısının obezite ve aşırı kiloya bağlı şeker hastalıklarının tedavisine ışık tutabileceği vurgulandı…

Omega-3 fazla kiloların da düşmanı

Obezite bel fıtığı habercisi

Şubat 21st, 2012

Obeziteye bağlı olarak kalp ve diyabet gibi hastalıkların yanı sıra fıtık gibi fiziksel zorlanmalarla ortaya çıkan hastalıklarda da artış görülüyor.

obeziteye bağlı olarak kalp ve diyabet gibi hastalıkların yanı sıra fıtık  gibi fiziksel zorlanmalarla ortaya çıkan hastalıklarda da artış görüldüğünü belirterek, “Fazladan 20-30 kilogramlık bir ağırlığın gün boyunca taşınması bel omurları arasındaki disklerde kronik zorlanmaya yol açıyor. Bu kronik aşırı yüklenme de bel fıtığı oluşumu riskini arttırıyor” dedi.

Türkiye’de yüzde 17 ile 25 oranında görülen obezitenin her geçen gün arttığını ifade ederek, bu artışın obezitenin tetiklediği hastalıkları beraberinde getirdiğini söyledi.

Şahabettinoğlu, şöyle devam etti:”Obeziteye bağlı olarak kalp ve diyabet gibi hastalıkların yanı sıra fıtık gibi fiziksel zorlanmalarla ortaya çıkan hastalıklarda da artış görülüyor. Son 10 yılın verileri gösteriyor ki, Türkiye’de şişmanlık kadınlarda yüzde 65, erkeklerde ise yüzde 30 oranında arttı. Yeni yapılan bir çalışmada ise bölgelere göre şişmanlık yüzde 25 ile en fazla İç Anadolu’da, en az ise yüzde 17,2 ile Doğu Anadolu’da gözleniyor. Obezitenin kendi varlığı dışında diğer tehlikeli boyutu ise obezite kaynaklı hastalıkları beraberinde getirmesi ve duruma eşlik eden hastalıkların cerrahi anlamda tedaviyi güçleştirmesi oluyor. Cerrahide anestezi güçlüğü, iyileşme süresinin uzaması ve farklı komplikasyonlardan dolayı özellikle fiziksel problemlerde cerrahi dışındaki tedavi yöntemleri kolaylık sağlıyor.”

Aşırı kilo ve obezitenin bütün eklemlere, özellikle de omurgaya ekstra yük bindirerek bel fıtığının oluşmasına zemin hazırladığını ifade eden Şahabettinoğlu, şunları dile getirdi: “Obeziteye eşlik eden hastalıkların başında gelen bel fıtığı, tedavi edilmediği takdirde hareket kısıtlılığından dolayı obezitenin daha da büyük bir sorun haline gelmesine neden oluyor. Omurlar arasındaki disk denilen kıkırdak yapılar bu yük karşısında erken aşınıyor ve bel fıtığı oluşumu oranını arttırıyor. İnsan vücudunun biyomekaniği gereği eğilerek yerden bir şey alırken bele binen yük 6 kat artar.

Yani 1 kilogramlık ağırlığı eğilerek alırsanız belinize 6 kilogram yük biner. 20 kilogram fazlalığı olan bir insanın eğilerek bir kibrit çöpü alması durumunda dahi bele 120 kilogram civarında yük bindiği düşünülürse fazla kilonun bel fıtığı oluşumundaki etkisi rahatça anlaşılacaktır. Kaldı ki, eğilmeden bile, fazladan 20–30 kilogramlık bir ağırlığın gün boyunca taşınması bel omurları arasındaki disklerde kronik zorlanmaya yol açıyor. Bu kronik aşırı yüklenme de bel fıtığı oluşumu riskini arttırıyor. Nitekim ülkemizde de bel fıtığı her geçen yıl daha fazla görülüyor.”

ELMA TİPİ VÜCUT RSİKİ ARTIRIYOR

Şahabettinoğlu, her iki ev kadınından birinin aşırı kilolu olduğu aktararak, “Elma tipi vücut yapısında yağ birikimi özellikle karın ve bel çevresinde toplandığı için bu durum obezitede hastalıklar açısından yüksek risk grubu olarak değerlendiriliyor” dedi.

Vücut yağlarının ağırlık olarak belirli bir bölgede toplanmasının özellikle bel fıtığı açısından tehlike yarattığını vurgulayan Şahabettinoğlu, şunları kaydetti: “Bu tip hastalarda elle tedavi ameliyattan daha çok tercih ediliyor. Aşırı kilolu ve obez hastalarda ameliyat  çeşitli komplikasyonlara ve risklere sebep olabilir. Bu anlamda elle tedavi başarılı sonuçlar doğuruyor.

Bel fıtığında sadece ayaklarda ilerleyen kas gücü kaybı ve idrar-büyük abdest kaçırma şikayeti olan ya da ameliyatsız tedaviye cevap vermeyen hastaların yüzde 1-2’sinde ameliyat gerekiyor. Bel fıtığı rahatsızlığında hastaların yüzde 98’inde ise ameliyatsız tedavi mümkün.”

Şahabettinoğlu, elle fizik tedavide bel bölgesine germe, bastırma, döndürme gibi çeşitli el teknikleri uygulanarak hafif vakalarda 2-3, orta vakalarda 4-5, ileri vakalarda ise 8-9 seansta iyileşme sağlandığını anlatarak, ayrıca aşırı kilo ve obezite sorunu olan bel fıtığı hastalarında manipülasyon yöntemi ile tedavi sürecine tedavi sırası ve sonrasında hastaların fazla kilolarını vermeleri için diyet ve egzersiz programlarının da ilave edilmesini gerektiğini sözlerine ekledi…

Obezite bel fıtığı habercisi

 

Sosyal fobi, alkol kullanımını artırıyor

Şubat 20th, 2012

Birçok psikiyatrik hastalıkla birlikte görülebilen sosyal fobi, alkol ve madde kullanımını 2-3 kat artırıyor.

Sosyal ortamlarda ve kişisel performans gerektiren durumlarda, başarısız olacağı, aşağılanacağı ve utanılacak şekilde davranacağına ilişkin, kişinin aşırı ve sürekli korku duymasını sosyal fobi olarak adlandırılıyor.“Bu yüzden sosyal fobik kişi bu tür ortamlara girmekten kaçınmakta, girmemekte, eğer girerse huzursuz olmaktadır. Eğer kaçma ve kaçınma davranışı iş-özel-sosyal yaşamı olumsuz etkiliyorsa sosyal fobi teşhisi konulmaktadır” dedi.

ERGENLİK DÖNEMİNDE BAŞLIYOR

Hatalığın belirtilerinin ergenlik döneminde (15-25 yaş) başladığını belirten Doç. Dr. Erhan Kurt, şunları kaydetti: “Çarpıntı, terleme, gerginlik, ağız kuruluğu, yüz kızarması ve midede rahatsızlık hissi en sık belirtileridir. Sosyal fobikler için en sıkıntı verici davranışlar ise, kalabalık önünde konuşmak, başkalarıyla birlikte yemek yemek, başkalarının önünde yazı yazmak, toplu taşıma araçlarıyla seyahattir.”

Sosyal fobinin birçok psikiyatrik hastalıkla birlikte görülebileceğini de aktaran Doç. Dr. Erhan Kurt, “Depresyon, agorafobi, yaygın anksiyete bozukluğu, alkol ve madde kötüye kullanımı, intihar en sık birlikte görülen durumlardır. Alkol ve madde kötüye kullanımı 2-3 kat artmaktadır, çünkü kendi kendini tedavi edici araçlar olarak kullanılmaktadır” dedi.

Araştırmalar, hastalığın Türkiye ve dünyada farklı oranlarda görüldüğünü gösteriyor. Kurt, bunun nedenini şöyle açıkladı: “Çünkü bazı toplumlarda utangaçlık ve çekingenlik desteklenen ve tasvip edilen bir durumdur. Ülkemizde ‘ne kadar uslu çocuk’, ‘ne kadar ağırbaşlı genç’, ‘ne terbiyeli hiç sesi çıkmıyor’ cümleleri hepimizin kulağına çalınmıştır. Ülkemizin batı ve doğu coğrafyasında farklı tutumlar olduğu gibi dünyanın bize göre doğu ve batısında da farklı tutumlar ve gelenekler sosyal fobi oluşumuna zemin hazırlamakta veya önleyici olmaktadır. Örneğin Japonya’da normal kabul edilen bir davranış ABD’de sosyal fobik bir davranış yani hastalık olarak kabul edilebilmektedir. Yani toplum-aile tutumları ve eğitim önemli bir faktördür.”

KADINLARDA DAHA SIK GÖRÜLÜYOR

Hastalığın biyolojik bir yanı olduğunu da hatırlatan Doç. Dr. Erhan Kurt, “Sosyal fobi aynı aile içinde ve ikizlerde daha sık görülmektedir. Farklı toplumlarda yaygınlığı yüzde 5-15 civarında bulunmuştur. Bazı araştırmalar kadınlarda daha sık görüldüğünü göstermekle birlikte, erkeklerin sosyal anksiyetelerini yatıştırmak için alkole başvurmaları nedeniyle daha az sosyal fobi tanısı almaları açıklayıcı olabilir. Medeni durum olarak sosyal fobik olanların olamayanlara göre daha sıklıkla yalnız yaşayan, evlenmemiş ya da boşanmış kişiler oldukları görülmektedir” dedi.

Tedavinin en önemli ayağının bu durumun bir “huy” ya da kişilik özelliği değil hastalık olduğunun kavranmasından geçtiğini vurgulayan kurt, “Günümüzde pek çok ilaç  sosyal fobi tedavisinde kullanılmaktadır ve başarılarını ispat etmişlerdir. En etkili terapi yöntemi diğer kaygı bozukluklarında olduğu gibi bilişsel davranışçı terapidir. Bunun bir parçası olarak sosyal beceri eğitimi uygulanması gereken yöntemdir” diye konuştu…

Sosyal fobi, alkol kullanımını artırıyor

 

Anne sütü yaşam boyu koruyor

Şubat 20th, 2012

İlk 6 ay anne sütü ile beslenenler, sadece emzirildikleri sürede değil yaşamları boyunca bazı hastalıklardan korunuyor.

6 aylık emzirilmenin ömür boyu koruma  sağladığını söyledi.

Anne sütünün besinsel değerinin, 6 ay sonunda çocuğun ihtiyaçlarının gerisinde kaldığını ifade eden Prof.Dr. Artan, “Annelerin emzirmeye 1.5 yıl devam etmesini istiyoruz. 6 aydan sonra anne sütünün besinsel değeri bebeğin gereksinimlerini karşılamanın gerisinde kalsa da anne sütünün hastalıklardan koruyucu ve psikolojik başka üstünlükleri var” dedi.

Birçok araştırmanın, anne sütünün önemli etkilerini ortaya koyduğunu bildiren Artan, çalışan kadınların da 6 aydan sonra akşamları çocuklarını anne sütüyle beslemeleri gerektiğini söyledi. Prof.Dr. Artan, anne sütüyle beslenen çocukların anneleriyle ilişkilerinin daha dengeli olduğunu kaydetti.

Artan, anne sütünün emzirilen süre içerisinde de solunum sistemi, enfeksiyonlar, ishal  ve orta kulak iltihabının görülme sıklığını azalttığını belirterek, “Anne sütü bebeklere ve geleceğin büyüklerine sadece emzirildiği süre için değil yaşam boyu bir nevi sağlık  sigortası sağlıyor” dedi.

TANSİYONU DÜZENLİYOR

Anne sütüyle beslenme süresi uzadıkça sistolik kan basıncının azaldığını ifade eden Artan, şunları söyledi:

“Sadece anne sütüyle beslenme kadar, kısmen anne sütüyle beslenmenin de kan basıncına olumlu etki sağladığı gösterilmiştir. Tüketilen mama miktarıyla kan basıncının biraz daha yüksek olduğu bildirilmiştir. Bunda sodyum alımının azalması, tat duyusunu değiştirmesi, insülin direncini önlemesi ve çoklu doymamış yağ asitleri içermesinin rolü olduğu düşünülmektedir. Hazır bebek mamalarına çoklu doymamış yağ asitlerinin eklenmesiyle bu sakınca azaltılabilmektedir. Kan basıncındaki küçük azalmalar, toplum sağlığı açısından büyük öneme sahip olmaktadır. Erişkinde küçük (diyastolik) kan basıncında 3 milimetrelik azalma, koroner kalp hastalığı riskini ve felç olma riskini yüzde 15 azaltmaktadır.”

Reha Artan, anne sütünün yaşam boyunca enfeksiyon hastalıkları, alerji, diyabet, lenfoma, Çölyak ve multipl skleroz (MS) hastalıkları ile diş çürüklerine karşı koruma sağladığını belirtti…

Anne sütü yaşam boyu koruyor

 

F Klavye devri geliyor

Şubat 19th, 2012

Sony Xperia akıllı telefonlar artık Türkçe F klavye desteği ile sunulacak.

Sony, Xperia S ve sonrasında çıkacak tüm Xperia akıllı telefonlarda Türkçe F klavye desteği sunacağını açıkladı.

80’lerde Türkiye’deki ilk kişisel bilgisayarların İngilizce Q klavye ile ithal edilmesiyle ülkemize giren Q klavye bugün Türkiye’nin en yaygın klavye düzeni. Ancak, Q klavyenin Türk dilinin harf sıklığına uygun olmaması nedeniyle Türkiye’de klavyeye bakmadan yazabilen kullanıcıların oranı ABD ve Avrupa’ya göre çok daha düşük.

Bakanlık düzeyinde yapılan araştırmalarda, Türkçe F klavyenin tuşlara bakmadan yazma alışkanlığını yaygınlaştırarak ekonomide üretkenliği arttıracağı ve bilgi toplumuna dönüşümde genç kuşakların teknolojiye erişimini kolaylaştıracağı belirtiliyor.

F klavye, kamu kuruluşlarında ve basında yoğun olarak tercih ediliyor.

Türkçe F klavyenin Fatih projesi kapsamında dağıtılacak 10 binlerce tablet bilgisayarda da ön tanımlı olarak sunulması bekleniyor.

iPHONE HENÜZ YAPMADI

Apple’ın Mac bilgisayarlarında ve Leonu’nun yeni dizüstü modellerinde de F klavye opsiyonu mevcut.

iOS 5’in beta sürümüne Türkçe F klavye eklenmiş fakat bu özellik daha sonraki sürümlerden çıkarılmıştı..

F Klavye devri geliyor

Eyvah! Anoreksiya yaşı 12′ye düştü

Şubat 19th, 2012

Anoreksiya nervoza: Kişi ya yemeyi tümden reddediyor veya yediği azıcık şeyi bile çıkarmanın yollarını arıyor.

Bulimya nervoza: Kişi, tokken bile tıkınırcasına yiyor, sonra da yediklerinden kurtulmak için olmadık yollara sapıyor. Bunlar, yeme bozukluklarının en bilinen iki örneği. Yeme Bozuklukları Programı Sorumlusu Prof. Dr. Başak Yücel ile konuştuk. “Artık çok küçük yaşta daha fazla hasta görmeye başladık. 12-13’ünde çok sayıda anoreksik hastamız var” diyen Prof. Dr. Başak Yücel yaşamı karartan yeme bozuklukları ile ilgili çarpıcı açıklamalarda bulundu…

“Çok zor bir çocukluk dönemi geçirdim, acı dolu. Annemin en büyük fobisi benim büyüyecek olmamdı. Tüm zamanını boyumu ölçerek geçirirdi. Dışarı çıkmama izin vermezdi, temiz havanın çocukların büyümesinde etkili olduğunu duymuş. İşte bu yüzden hep evde oturmak zorunda kalırdım. Öyle travmatik bir durumdu ki içimde hep bir şeyler kanardı…” Geçen yıl, 28 yaşındayken hayatını kaybeden Fransız model Isabelle Caro hayatını anlattığı ‘Kilo Almak İstemeyen Küçük Kız’ kitabında böyle yazmıştı. Isabelle 13 yaşından beri bir tür yeme bozukluğu olan anoreksiya ile mücadele ediyordu. 1.65 boyundaki Isabelle en kötü günlerinde 25 kiloya düşmüştü. Günde iki parça çikolata ve beş tane mısır gevreği yiyordu yalnızca. Ölümünden önce 33 kiloya çıkabildi ama bu yetmedi. Geçtiğimiz yıl, solunum yetmezliği yüzünden öldü. Çok geçmeden de annesi Marie, kızının ölümünden kendisini sorumlu tuttuğu için intihar etti. Bu olay, çok dramatik. Ama daha da acı olan bir şey var: Yeme bozukluğu çok küçük yaşta görülmeye başladı; 12 yaşında olup psikiyatriste giden hastalar var. Bunun nedenlerini, hastalıkların tanımını, tedavi metotlarını öğrenmek için Prof. Dr. Başak Yücel’in kapısını çaldık.

Kaç tür yeme bozukluğu var?

İki. Anoreksiya nervoza ve bulimya nervoza. Bir de ikisinin belirtilerini gösteren ama iki gruba da tam girmeyen kocaman bir grup var. Buna da atipik yeme bozuklukları diyoruz.

Anoreksiya nervoza nedir?

Aslında moda bir hastalık değil, 1600’lerin sonunda tanımlanıyor. Bu kişiler iştahsız değiller, psikolojik nedenle yemiyorlar. Bütün yemek tariflerini, kalori hesaplarını bilirler. Çok iyi yemek yaparlar ama yemez, yedirirler. Zihinleri sürekli yemekle meşgul olurken inanılmaz bir denetim mekanizmasıyla kendilerini yemekten alıkoyarlar. Sonuçta çok düşük kiloda olurlar.

Hangi yaşlarda ortaya çıkıyor?

Genellikle ergenliğe girişle tetik çekiliyor. Eskiden bu kadar küçük hasta görmüyorduk. Ama şimdi 12-13’lerinde, ilk adetini görmüş, anoreksiya tablosuyla bize başvuran çok sayıda hasta bulunuyor. Bizim şu anda kayıtlı 185 hastamız var. Bunlar ağır vakalar, biz en son basamağız. Şikayeti olup gelmeyen, hafif ya da orta derece sorunu olan bir sürü hastayı da unutmamak gerek.

Çok zayıf olmak mutlaka anoreksiya belirtisi mi?

Hayır. Anoreksiya demek için zayıflığa neden olabilecek altta yatan bir hastalığın olmaması gerekiyor. İkincisi; kişi yemeği kendi isteğiyle durduracak. O kiloda bile kendini şişman görecek. Mesela birkaç hafta önce 25 kiloluk bir hastayı yatırdık. “Ne diyorsunuz kilonuza, kendinizi nasıl buluyorsunuz?” diye sorduk, “İyiyim, şikayetim yok” cevabını verdi. İşte burada beden imajı bozukluğu ve muhakeme kusuru var. Kan sonuçlarını gösterdik, “Bak, kemiklerin erimeye başlamış” dedik, “Evet ama ben kilomdan memnunum” diye karşılık verdi. Hastalar kilo almaktan aşırı korkuyorlar. Bir de anoreksiya demek için genç kadının adetinin en az 3 ay peş peşe kesilmiş olması gerekiyor.

Erkeklerde de görülür mü?

Nadiren.

Anoreksiya hastası kusar mı?

Hastalığın iki tipi var: Kısıtlı yiyen ve kusan tipi. Kısıtlı tipte hasta o kadar az yiyor ki “Bununla nasıl yaşıyor” diye şaşırıyoruz. Yaşıyor, çünkü vücut uzun süreli açlığa bir şekilde uyum sağlıyor. Kusan tipte ise hasta yediği o iki lokmayı bile çıkarıyor.

Yeterli besini alamamak ne tür sorunlara yol açıyor?

Başta adet kesiliyor. Çok uzun süre aç kaldıkları için bağırsaklar çalışmayı unutuyor, ciddi kabızlık ortaya çıkıyor. Bir lokma yeseler bile şişkinlik oluyor. Mide boşalması yavaşlıyor. Kemik erimesi başlıyor. Ergenlik gecikmesi, gelişme geriliğine de neden oluyor. Bu nedenle ergenlikte aneroksiya yakalandığı zaman hızla tedavi edilmeli. Bu arada hastalık uzun vadede bağışıklık sistemine zarar veriyor, enfeksiyona yatkınlık oluşuyor. Saçlar dökülüyor, tırnaklar kırılıyor. Kusuyorsa, dişlerde ciddi harabiyet oluşuyor. Uzun vadede kalp kası da eriyor, bozuluyor. Anoreksiya psikiyatrik hastalıklar içinde en ölümcül olanı.

Tedavi edilmesi cok zor

Peki, neden yemiyorlar?

Tek sebebi yok. Biyolojik, psikolojik ve sosyal nedenleri var. Hangi hastada hangisinin daha öne geçtiğini ancak o hastayı tanıyarak söyleyebiliriz. Genetik çalışmalarda ikizlerde anoreksiya oranı daha yüksek bulunmuş. Bunun dışında bazı araştırmalar, beyinde fonksiyon değişikliklerinin etkisinden söz ediyor. Mesela hastalar normal kiloya geldikten sonra da bu değişikliklerin devam ettiği görülüyor. Demek ki beyinde yapısal bir şey ya da fonksiyon hatası var.

Psikolojik sebeplerden söz ettiniz…

Bu hastalarda anne-kız ilişkisi çok önemli. Araştırmalara göre anorektik kızların anneleri çok müdahaleci, çocuklarını fazla kontrol ediyorlar. Çocuğun bütün gereksinimlerini yerine getirirken duygusal olarak mesafeliler. “Yemeğini zamanında yedin mi?”, “Hırkanı giydin mi?” diyorlar ama çoğunlukla duygudan yoksun bir tonla… Aşırı kontrolcü anneden kurtulabilmenin tek yolu şu oluyor: “Her şeyime karışabilirsin ama bari yemeğime, vücuduma karışma.” Hastalığın ‘kötü anne’ yüzünden ortaya çıktığını söylemiyoruz elbette. Üstelik tek neden bu değil. Mesela anne modeli yüzünden, kızın “Aman kadın olmayayım” gibi kadınlık özdeşiminde ciddi hasarlar olabiliyor. Ergenliğe girer girmez, hatlar yuvarlaklaşmaya başladığında tekrar ergenlik öncesi küçük kız vücuduna dönüyor. Adet kesiliyor. Kadın doğumcular, bu kızlara bazen kanamayı sağlayacak haplar veriyorlar. Orayı düzeltsen ne olacak, beyinden başlayan bir durum bu! Yani adet kesilmesi beynin karar verdiği bir şey. Dolayısıyla bu çocuğun zihnini düzeltmeden kanamayı geri getirmenizin anlamı yok. Zihnin düzelmesi de ancak terapi süreciyle oluyor. Çünkü çocuk adetini bilerek kesmiyor, bu süreç bilinçdışı işliyor. Bu da işin psikolojik boyutu.

Sosyal sebeplere gelirsek…

Medya herkesi “İnce olun, ince olun” diye etkiliyor. “Niye bazı kızlar etkileniyor da diğerleri etkilenmiyor?” diye düşünebilirsiniz. Burada ya genetikleri devreye giriyor ya beyinlerinde birtakım hazırlıklar var ya da psikolojik yapıları buna daha yatkın. Batı kültürünün kadına empoze ettiği, hatta bazen dayattığı idoller çok önemli sebep. Oysa hiçbir sağlıklı kadın, gazete ve dergilerde görülen kadınların kilosunda olmaz. Olamaz. Bu bir pazar, dayatılıyor. 10 yaşındaki zavallı çocuk bile “Göbeğim var” diye üzülüyor. Ama kültürel faktörler tek başına durumu açıklamaya yetmiyor. Anadolu’dan gelmiş, bir sürü kapalı genç hastamız da var.

Tedavi zor mu?

Çok zor, çünkü hastanın desteği yok. Hasta “Benim derdim var, beni kurtarın” diye gelmiyor, aksine “Bırakın, beni şişmanlatacaksınız” diyor. Zihinsel açıdan muhakeme yapamıyor. Bu yüzden hasta reddetse bile gerektiğinde zorunlu yatış yapılıyor. Çünkü artık bir noktadan sonra ölüme doğru kayıyor hasta. İlk aşamada psikoterapi yapmıyoruz, çünkü ağır hastalar söyleyeceklerimizi bile anlayacak durumda değil. Bu da normal, o kadar uzun süre kötü beslenen beyin nasıl doğru karar verecek? Birinci adım, doğru beslenmenin sağlanması. Düşük kilodaki hastalar için bunu ancak yatış yaparak sağlıyoruz.

“Ödül karşılığı besliyoruz”

Hasta zorla mı besleniyor?

Hayır. Zorla beslemek, hastanın 3 gün sonra eski kilosuna dönmesi demek. Anlaşmalar yapıyoruz. Onun istediği yemeklerle bir liste hazırlanıyor. Diyoruz ki “Yemeğini yersen telefon izni, bilgisayarını getirme gibi ayrıcalıkların olacak”, “Seni rehabilitasyona göndereceğiz, orada dans var, müzik var.” Yani ödüllendirme sistemine dayalı az az yeme artışını sağlamaya çalışıyoruz. O sırada dahiliyeci arkadaşımız bütün tıbbi tetkikleri, diyetisyenimiz de kişiye özel beslenme programını hazırlıyor. Gerekirse sadece ağızdan çeşitli solüsyonlarla besliyoruz hastayı.

Kilo artışı hızlı mı oluyor?

İlk haftalarda yarım kilodan fazla almasını istemiyoruz. Çünkü hızlı besleme hem psikolojik hem tıbbi sıkıntılar yaratabiliyor. Örneğin kalp yükünde artış olabiliyor. Hastayı sağlıklı en yakın kiloya getirdikten sonra yeme davranışını düzeltmeyi hedefliyoruz. Ardından ayakta tedaviye, bireysel terapiye geçiyoruz. Bu hastaları 1-2 yıl boyunca, haftada en az bir kere görüyoruz. Aileleri de çağırıyoruz. Hasta ergense annesiyle ilişkilerini düzeltmek çok gerekli oluyor. Bazen “Siz de yardım alın” diye anneyi psikiyatriste gönderebiliyoruz.

Tedaviyle tam düzeliyor mu?

Hasta ne kadar gençse başarı oranımız o kadar yüksek oluyor. Ama 10-15 yıllık hastalarda çok yüzümüz gülmüyor.

Hasta ne zaman iyileşmiş sayılıyor?

5 yıl boyunca tekrarlamazsa iyileşmiş sayarız. 5 yıl hastanın sürekli psikoterapi görmesi gerekmiyor ama biz onu bazen görmek istiyoruz

“Göz doymadığı için tokken de yerler”

Bulimya nervoza nedir peki?

Sözcük anlamı ‘öküz açlığı’. Bir öküzü yiyecek kadar aç olmak ya da bir öküz kadar aç olmak… Bir kişiye bulimya nervoza diyebilmek için aşırı yeme atağı olmalı. Biz buna ‘tıkınırcasına yeme atağı’ diyoruz. Hastalarda duygusal bir açlık var. Tokken de yiyorlar, çünkü gözü doymuyor. Hasta ya öfkeli ya yalnız ya ciddi bir boşluk içinde oluyor, gözü dönüyor ve kontrolünü kaybederek normal bir insanın yiyebileceğinden çok fazla yiyor. Sonra da büyük bir pişmanlık, vicdan azabı duyuyor. Arkasından bunu telafi etmek için uygunsuz bazı davranışlar sergiliyor.

Nedir bunlar?

En çok parmaklarını sokup kendilerini kusturuyorlar. Ya da bağırsaklarını boşaltmak için müshil ilacı, vücuttan su attırıcı kullanıyorlar. Ya da saatlerce süren egzersiz yapıyorlar. İlle de spor salonlarına gitmeleri gerekmiyor; saatlerce yürüyorlar, evde durmadan iş yapıyorlar. “Kazanılmış kaloriyi nasıl veririm?” sorusunun yarattığı endişe yüzünden… Bütün bunları kiloyu kontrol etmek için yapıyorlar.

Herkes bazen tıkınırcasına yiyebilir. Ne zaman hastalıktan söz edilmeli?

Bulimya nervoza diyebilmek için kişi en az 3 ay, en az haftada 2 kez tıkınırcasına yiyip bunları çıkarmak için uğraşacak. Kişinin mesleki, sosyal ilişkileri bozulacak. Örneğin kişi okula gitmiştir ama aklı hep ‘akşam nasıl gidip marketten yiyecek alacağım’, ‘kimselere görünmeden nasıl yiyeceğim, nasıl kusacağım’ sorularıyla meşguldür. Gizlilik, bulimya’da çok rastladığımız bir şey. Bir sürü anne-baba kızlarının gizlice yiyip kustuğunu çok sonra öğreniyor. Hemen belirteyim; bu kızlar akademik açıdan başarılı oluyor.

Hastalığın sebepleri ne?

Genetik faktörlerin ve beyinde bazı değişikliklerin rolü konuşuluyor ama hiçbiri tek başına neden değil. Hastalığın kökeninde, yine, ince bir bedene sahip olma arzusu var. Bulimiklerin geçmişine bakıyoruz, ilginç bir şekilde daha çok psikolojik travma çıkıyor. Altta, özellikle ‘sınırda kişilik bozukluğu’ dediğimiz bazı kişilik sorunları olabiliyor.

Bulimiya da ölümcül mü?

Hayır, çünkü kiloları o kadar düşük olmuyor. En çok, kustukları için sindirim sistemine ait sorunlar oluyor. Yemek borusu ya da diş problemleri olabiliyor. Ama kustukları için vücutta elektrolit bozukluklarının olmasından çok korkarız. Örneğin potasyum kaybı olabiliyor. Bu da ani kalp durmasına yol açar.

Önemli tavsiyeler

- Çocuğunuzu yemeye zorlamayın. Bu, yeme bozukluğuna yol açmasa da başka psikolojik sorunlara neden olabilir. Çocuk-anne ilişkisine zarar verebilir. – -Anoreksiya nervoza için bize gelen hastaların yüzde 90-95’i, adetten kesildiği için daha önce kadın doğumcuya gitmiş, ilaç kullanmaya başlamış oluyor. Oysa bu durumda ilk gidilecek doktor, kadın doğumcu değil, psikiyatrist.
-Anoreksiya ya da bulimya durumunda diyetisyene de gitmek doğru değil. Bunlar psikiyatrik rahatsızlık. Çocuğa hangi diyeti verirseniz verin, onun doğru dürüst yiyebilmesi için bir psikiyatristle işbirliği kurmalısınız. Erken tanı ve müdahale çok önemli.
-“Çocuğum bizim yüzümüzden böyle oldu” diye suçluluk duymayın. Hastalık ortaya çıktı ama el birliğiyle çözülebilir. Oyalanmayı bırakın ve çocuğunuzla güzel bir ilişki kurmaya çalışın.
-Doktoru ve hastaneyi çocuklarınıza ceza seçeneği olarak sunmayın. “Yemek yemiyorsun, seni yine hastaneye götürürüm” gibi bir yaklaşım son derece tehlikeli…

Eyvah! Anoreksiya yaşı 12ye düştü!

 

Bir Sevgi istiyorum…

Şubat 18th, 2012

Yılları durduracak, güneşi doğduracak, dünyamı dolduracak bir sevgi istiyorum. Deli gibi sevecek, ömür boyu sürecek, gözlerimde tütecek sevgili istiyorum….

Bir Sevgi istiyorum…

Kendimi mutfakta içli içli bu şarkıyı söylerken yakaladım. Herkesin derdi aynı! Sevgili ve sevgi… Gelen mektuplara şöyle bir bakıyorum da; sevgilisi olanın başka derdi var, olmayanın başka… İkisi de aynı şekilde sıkıntı veriyor anlaşılan. Yine de yalnızlık zor zanaat!

İnsanın zor anında başını dayayacağı, güven duyacağı, sarılıp sığınabileceği bir sevgilisi olmalı! Kadın, erkek hepimizin paylaşmaya ihtiyacı var.

Yalnızlığın keyfi başka! Onun tadını almış birine de, al hadi sana sevgili demek zor. Bana mesela; bu saatten sonra zor geliyor ama bir yanım da istiyor.

Diyorum ki; bu saatten sonra sorumluluk almak, hayatını birine göre düzenlemek ağır gelir. Ama her gece yalnız uyumak, bir sessizliğe uyanmak ve bunu ölene kadar yaşamak da ne kadar katlanılabilir ki?Uzun süre yalnız yaşayanların, bir müddet sonra kimseyi istemiyor olmalarını şimdi daha iyi anlıyorum.

Dertsiz aşım, kaygusuz başım. Canımın istediğini, istediğim zaman yapma hakkım var. İstersem haftalarca ütü yapmam, istersem günlerce bulaşık yıkamam, istersem hiç yemek pişirmem dışarıdan söylerim. Keyfim ve kahyasıyla birlikte karar verdiğimiz bir durum yani!

Oysa hayatına birini aldığında onu da düşünmek ve hayatını çeki düzene sokmak zorundasın. Önemli olan soru şu: Sevgi için fedakarlık yapmaya hazır mısın? Değilsen, zaten aşk senin kapının önünden bile geçmiyor veya tam tersini yapıyor; ders olsun diye karşına öyle birini çıkarıyor ki, bütün bildiklerini unutuyorsun.

Aşık olduğum, sevdiğim zamanlar nasıl bir kadındım? O zaman sevdiğim için neler yapardım? Aklıma neler geliyor neler… Demek içimde öyle bir kadın yaşıyor, sadece şu anda ortaya çıkmak için sebebi yok diye uyuyor olmalı. Yoksa aşk dediğin bisiklete binmek gibi; unutmuş olsan da, iki düşüşten sonra hatırlarsın.

Ben yine de eşeğimi sağlam kazığa bağlayayım. Evrene sipariş verirken detaylı yazıp anlatayım. Zaten yarısını eksik gönderdiğini düşünürsek, benim listeyi uzatıp tüm ayrıntıları not alayım. Öyle kuru kuru bir sevgi istiyorum dersem, başıma neler geleceğini tahmin bile edemiyorum…

 

Kış soğuğuna karşı cildinize 9 öneri

Şubat 17th, 2012

Soğuk havada vücudun tepkisel mekanizması, ısı kaybını önlemek için deri yüzeyindeki kan damarlarının çapını daraltıyor ve kan dolaşımını azaltıyor. Bu da ciltte soyulma ve kurumaya yol açıyor.

Soğuk kış günlerinde koruma fonksiyonu bozulan cilt daha fazla özen ve bakıma ihtiyaç duyuyor. Havadaki nem oranının azalması ve soğuk iklim şartlarından dolayı, derinin nem ve yağ oranı azalarak cilt kuruluğu başlıyor. Vücudu çevresel faktörlerden koruyan ciltte, yıpranmış ve hasar görmüş en üst katman (stratum kornetim) işlevini yapamadığı için alerjenler ve tahriş edici maddelerden kolaylıkla etkileniyor.

Kış mevsiminde el, yüz, ayak ve vücut derisi için özellikle ileri yaşlarda, çocuklarda ve hassas cildi olanlarda uygun bakım yapılması gerektiğini vurgulayan Dermatoloji Uzmanı Dr. Arda Eminzade, sağlıklı bir cilt için önerilerini 9 başlıkta şöyle topladı:

1- SICAK SUDAN KAÇININ

Sıcak su deri üzerindeki koruma yağ tabakasına hasar verir. Sık banyo yapılması ve el yıkanması, derisi hassas olan kişilerde sakıncalıdır. Banyo süresi 5-10 dakikayı geçerse deri hücrelerindeki su oranı azalır.

2- HAFİF BİR SABUN KULLANIN

Kokulu, deodorant ve alkol içerikli sabunlar cildi tahriş edebilir. Sabun PH değerinin 5,5 olması tercih edilir. Yağlı sabun ve jeller cilt korumasında faydalıdır.

3- NEMLENDİRİCİYİ 3 DAKİKA İÇİNDE KULLANIN

Banyo sonrası nemlendirici kullanımının etkisi birkaç kat artar. Banyo sonrası kuruladıktan sonra 3 dakika içinde uygun nemlendirici sürülmesi daha etkilidir. Aşırı kuru ciltlerde üre ve asit laktik içerikli nemlendirici daha faydalı olabilir. Tek sakınca, eğer ciltte egzama varsa, bazen nemlendiricilerin cildi tahriş edebilmesidir. Eğer nemlendirici kullanılmasına rağmen cilt kuruluğu devam ediyorsa, cildiye uzmanına başvurmak gerekir.

4- TIRAŞ VE EPİLASYONA DİKKAT

Banyo sonrası tüyler yumuşar ve tıraş işleminin bu süre içinde yapılması daha uygun olur. Kuru ciltlerde tıraş öncesi (yüz, bacak ve diğer bölgeler için) tıraş köpüğü veya jel kullanılmalıdır. Jel daha etkili şekilde cilt tahrişini önler. Tıraş köpüğü 3 dakika ciltte bekletilmelidir. Tıraş tüylerin çıkış yönünde yapılmalıdır. Aksi takdirde kıl dönmesi ve batmasıyla tahrişe sebep olabilir. Tıraş bıçakları en fazla 5-7 kez kullanım sonrası kasinlikle değiştirilmelidir. Bu durumda cilt tahriş riski azalır.

5- PEELİNG İÇİN UYGUN ZAMAN

Yaz mevsimi güneşin etkisinin fazla olması sebebiyle peeling için uygun değildir. Ancak, sonbahar ve kış ayları sivilce izleri ve ince kırışıklıklar için glikolik asit içerikli ürünler ile peeling yapılması açısından uygun mevsim sayılır.

6- GÜNEŞ KORUYUCULARI İHMAL ETMEYİN

İnsanlar genel alışkanlık olarak yaz aylarında güneş koruyucu kremler kullanır. Yağmurlu havalarda bile ultraviyole ışınları bize ulaştığı için kış mevsiminde de en az 30 SPF güneş koruyucusu önerilmektedir. Yüksek rakımlarda ve karlı ortamda güneş koruyucusu kullanımı daha da önemlidir. Cildimizi soğuk hava etkisinden korumak için ve soğuk sıcak şokunu önlemek açısından eldiven, uygun çorap, ayakkabı, bere ve atkı gibi aksesuarların kullanımı gereklidir.

7- SAÇ BAKIMINI DA AKSATMAYIN

Yaz aylarında güneşin etkisiyle yıpranmış saçlara, kış aylarında uygun bakım yapılması gerekmektedir. Yumuşak saç şampuanları ve saç bakım kremleri önerilir.

8- ANTİOKSİDANLARI DOKTORUNUZA DANIŞIN

Cilt yaşlanmasını önlemek için saç-tırnak bakımı açısından hem krem olarak hem de ağız yoluyla çinko, A, E, C içerikli vitaminler ve antioksidan etkisi olan diğer ürünler, hekime danışarak kullanılmalıdır.

9- BEBEĞİNİZE DAHA FAZLA ÖZEN GÖSTERİN

Bebeklerin cildi daha hassas olduğu için kış aylarında soğuktan korunmaları ve nemlendirici kullanımı daha da önemlidir…

Kış soğuğuna karşı cildinize 9 öneri

 

Yıldırım: Mayıs’a kadar çıkamayız

Şubat 17th, 2012

Şike davasının 4. gününde iddianamenin okunması tamamlandı. Duruşmaya, Fenerbahçe’nin efsane futbolcuları katılırken, Aziz Yıldırım ilginç açıklamalar yaptı.

Futbolda şike davasının 4. duruşması başladı. 23′ü tutuklu 93 sanığın yargılandığı davanın bugünkü duruşmasında 401 sayfadan oluşan iddianamenin okunup tamamlanması bekleniyor.

İstanbul 16. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davanın bugünkü duruşması sanıkların kimlik tespitinin yapılmasıyla başladı.

Duruşmaya; tutuklu sanıklar Aziz Yıldırım, Olgun Peker, Şekip Mosturoğlu, İlhan Ekşioğlu, Bülent Uygun, Abdullah Başak, Hakan Karaahmet, Abdullah Eker, Abdullah Karakuz, Mehmet Yenice, Ali Kıratlı, Cemil Turan, Coşkun Çalık, Haldun Şenman, Mecnun Odyakmaz, Ömer Ülkü, Sami Dinç, Ahmet Çelebi, Selim Kımıl, Talat Emre Koçak, Tamer Yelkovan ve Yusuf Turanlı geldi.

Tutuksuz sanıklardan ise 4 kişi katıldı. Tutuklu sanık Bülent İşcan ise sağlık sorunları nedeniyle duruşmaya katılmadı. Duruşma, iddianamenin kaldığı yerden okunmasıyla devam ediyor.

YILDIRIM’IN İLK SORUSU

Neşeli bir yüz ifadesiyle duruşma salonuna gelen Fenerbahçe klubü Aziz Yıldırım, mahkemeyi takip eden basın mensuplarına dönerek “Memlekette durum nasıl?” sorusunu yöneltti.

“HOCAM ELİNİ KALDIR ELİNİ”

Aziz Yıldırım’a destek veren isimlerin tek tip sarı-lacivert atkı taktıkları görüldü. Yıldırım, izleyiciler bölümünde ellerini önde birleştirmiş bir şekilde biraz arkada duran Fenerbahçe Teknik Direktörü Aykut Kocaman’a gülerek, “Hoca arkada durmak yok, saklama, kaldır elini” dediği duyuldu. Bunun üzerine Kocaman, el sallayarak Yıldırım’ı selamladı.

“BABAYI ÇIKARIZ”

Bu arada Cemil Turan’ın, kızına “Cuma günü çıkarız” şeklinde seslenmesi üzerine Aziz Yıldırım, “Babayı çıkarız. Mayısa kadar buradayız” diye cevap verdi.

EFSANE FUTBOLCULAR SİLİVRİ’DE

Futbolda şike davası kapsamında 23′ü tutuklu 93 sanık hakkında açılan davanın 4. gününde eski futbolcular duruşmaya geldi. Fenerbahçe Teknik Direktörü Aykut Kocaman ve Rıdvan Dilmen’in de aralarında bulunduğu eski futbolcular ve menajerlerden oluşan grup duruşmayı izledi.

İstanbul 16. Ağır Ceza Mahkemesince görülen Futbolda Şike davasının Silivri’de görülen duruşmasını Fenerbahçe Teknik Direktörü Aykut Kocaman ve bazı eski futbolcular izledi.

Duruşmanın başlamasından 10 dakika sonra mahkemeye gelenler arasında Fenerbahçe Teknik direktörü Aykut Kocaman, Fenerbahçe Basketbol Şubesi Genel Koordinatörü Aydın Örs, menajerler Cenk Renda, Violet Duka, Nedim Karakaş ile eski futbolcular Oğuz Çetin, Rıdvan Dilmen, Saffet Sancaklı, Engin İpekoğlu, Ogün Altıparmak, Semih Yuvakuran, Şenol Ustaömer, Turan Sofuoğlu, Şenol Çorlu, Erdi Demir, Hakan Tecimer, Hasan Vezir ve Abdullah Devrim bulunuyor…

Yıldırım: Mayısa kadar çıkamayız