Sayfalar
Şubat 2012
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Oca    
 12345
6789101112
13141516171819
20212223242526
272829  

Archive for the ‘Ask’ Category

Gitmek

Pazar, Şubat 5th, 2012

Ne kadar çok giden oldu hayatımdan, ben ne kadar çok gittim hayatlardan ve ne enteresan hiçbir gidişin yorumunu yapamamak aklımın, yüreğimin orta yerinde.

Gitmek

Oysa gidişleri anlamlı kılmalı insan, öyle değerli olmalı gitmek. Konu giden veya kalan olmak değil ki! Asıl mesele gitmek eyleminin ta kendisinde…

Gitmek fikrinin akla düştüğü ilk anda, gitmiyor mu zaten insan? Asıl gidiş o an değil mi? Sonraki bütün kalma anları, bir yürek sancısından ibaret değil mi?

Gitmekten, gitme eyleminden daha çok acı vermez mi karşındakine; sadece gitmeye cesareti olmadığı için kalan bir çift göz? Gitmeyi istemesine rağmen gidemeyen birinin çaresiz kıvranışını seyretmekten daha utanç verici ne olabilir? Hangi kalan bundan zevk alabilir?

Aslında egosunu zedeleyecekse bir gidiş kalanın, en çok ona iyi gelir belki de gidememek! Ancak farkında olunması gereken asıl şey; bedenin kaldığı yerde ruh barınmıyorsa, o sadece çürüyen bir et parçasından ibarettir.

Belki o yüzden çok saygı duymuşumdur gidenlere, sadece insan gibi onuruyla gitmeyi becerenlere. Benim de gitmişliğim çoktur yüreklerden. Kafamı çevirip çevirip baktıklarım da olmuştur, bir daha hiç göz göze gelmediklerim de ama gitmek insanın içine düştüğünde, geri dönüşü yoktur.

O yüzden gitmek isteyenler yolu açıp izin vermeli. Kalsa da orada olamayacak bir ruhun üstüne sahte bir hayat inşa etmemeli.

Hasta eder herhalde ruhumu, bedenimi; gitmek isteyeni göndermemek. Kim kimin ruhunu zapt etmiş ki; bir şehir gibi surlar inşa edip çevrelemiş ki?

Gitmek isteyenin her kalışı kar değil, ızdıraptır. O yüzden yol verin gitsin gitmeyi aklına koyan. Zaten ne kadar kalsa, kaldığı yer artık yüreğinizin yanı başı değildir. …

 

Kendini Akıllı Zannedenler

Cuma, Şubat 3rd, 2012

Kendini çok akılı, çok kıvrak zekalı zannedenler kadar beni kızdıran ve güldüren bir şey yok sanırım. Bu tiplerin karşınızda şekilden şekle girmesi size de komik gelmiyor mu?

Kendini Akıllı Zannedenler!

Benim kızgınlığım yalan söyleyerek beni aptal yerine koymaya çalışanlara ama onların çırpınışları da son derece komik. Şimdi anlatacağım olayda kendini zeki sanan bir arkadaşımıza ait!

Kendisiyle karşılaşıp kısa bir süre sohbet etme imkanı bulduğum Bay Avanak (bu yazıda artık kendisinden bu şekilde bahsedilecektir) muhabbeti ilerletmeye gönüllü olduğunu çok net biçimde belli etti. Ben de size yazı çıkarabilmek için biliyorsunuz kendimi feda etmekten çekinmiyorum!!!

Sohbeti evden sanal ortamdan da yürütmek kısmına geçildi. Cep telefonlarıyla muhabbet kesmiyor ama ben de çok fazla yazarak sohbetten hoşlanmıyorum çünkü zaten sürekli yazıyorum. Neyse, adamın hevesini kırmayayım dedim. Hem hakkında biraz bilgi sahibi de olmam gerekiyor. Öyle ya, talip oldu da, in midir, cin midir?

Neyse sohbet güzelce akarken, bir müzisyen arkadaşı olduğundan bahsetti. Belki meslektaş olduğumuz için birbirimizi tanırız diye düşünmüş. Tanımıyordum ancak anlattığı nitelikte bir müzisyeni tanımak isteyeceğim için, o yazarken ben de Facebook’a girip, o arkadaşın profilini açtım. Bir de baktım ki; Bay Avanak o müzisyenin arkadaş listesinde. Buraya kadar sorun yok!

Şöyle bir soru sordum: “Sen Facebook kullanıyor musun?” Ne dese beğenirsiniz? “Hayır, kullanmıyorum ama yakında açsam iyi olacak sanırım! Herkesin var!” Bir anda kafamın tasıyla kafam arasındaki mesafe genişledi. Adam ekranda karşımda facebook hesabıyla adıyla, resmiyle duruyor; gözümün içine baka baka yalan söylüyor.

Haklısın dedim açsan iyi olacak! Peki ama bu karşımdaki duran ve müzisyen arkadaşının da eklediği o profil kimin? Yüzü alı al, moru mor! Ben açmadım dedi. Ben de; ilkokulu bitireli 400 yıl olduğunu ve kandırılmak için fazla yaşamış olduğumu söyledim. İyi geceler diyerek sohbeti bitirdim.

Ertesi akşam mesaj atıp şöyle demiş: “O hesabı eski sevgilim açmış, haberim yoktu, vs…. Ama aldım hesabımın şifresini dilersen profilime girip bakabilirsin şimdi!” Bunun gibi Bay Avanak’lara söylenecek çok şey var ama en önemlisi şu: Dürüstlük, insana kaybettirmez kazandırır! Sen beni salak zannedip yalan söyleyeceksin, üstüne yalanını daha fazla yalanla örtmeye çalışacaksın!

Yahu desene, “var bir hesabım ama ailem ve arkadaşlarım hariç kimseyi almıyorum.” Bu daha dürüstçe ve saygı duyulacak bir tavır değil mi? Ardından da şimdi gel bak deme! Belli ki özel bir takım şeyler vardı sayfanda, görmemi istemedin, her neyse ama bunu adam gibi söylesene Bay Avanak!

Sen şimdi kimi aptal yerine koydun? Beni mi, yoksa kendini mi? Bayılıyorum şu kendini akıllı zannedenlere, onlar olmasa ben bu köşede ne yazacağım?

 

Hemen Unuturum Seni…

Salı, Ocak 31st, 2012

Ey ömrümün güzü sevdiğim, ne garip bir halsizlik bu gönlümdeki? Sana ulaşamayan ellerimin dermanı kalmadı. Yürümüyor ayaklarım sanki, yığılıp kalıyorum aklımın bir köşesine. Oysa daha sevecektik…

Hemen Unuturum Seni…

Oysa daha sevişecektik gün ortasında en olmadık saatte. Kimsenin bilmediği bir yalnızlığı silecektik ömrümüzden. Olmadı…

Sisli, puslu bir ayrılığı diline doladın şarkı gibi, kaderimizi çizer sözlerin diyordum, inanmıyordun; bak ayrıldık!

Gitmeler, gelmeler, küsmeler, sevmeler, sevmemeler, her şey takılıp kaldı cep telefonunun hafızası dolan mesajlarında. Kendince sildi teknoloji hatıralarımızı, sözümü dinlemedi.

Oysa daha sevişecektik bir akşamın karanlığında. Gelmedin! Gelseydin kim bilir daha ne kadar çok sevecektik birbirimizi; ne kadar çok sevebileceğimizi görecektik.

Ayrılığın boynuna da bir çan taksak kediler gibi, yaklaştığını anlasak, kaçsak; olmaz mı? Sen bana başka bir bahar hediye etsen, yeniden sevsen, olmaz mı?

Yakışmıyor ikimize ayrılık, gerçi birliktelik de yakışmadı demek ki; ayrıldık! Yine de ölüme benzer bir tadı var ayrılığın, pis ve puslu… Keyifsiz geçiyor işte her şey…

Alışmak da istemiyorum sensizliğe, yoksa en kolayı unutmak değil midir? Öyle ya, insan hatırlamak için çaba harcar hep, unutmak basittir; değil midir?

Bak mesela ben, birkaç saniye sonra sileceğim aklımdan seni! İnanmıyorsun ama çok kolay! Zaten ne var hatırlanacak? İlk defa seninle mi seviştim? Nasıl sildiysem senden öncekileri, seni de silerim.

Hani o ilk dans ettiğimiz geceyi, elimi tutmak için bahane edip götürdüğün filmi, annenle tanıştığımda sakarlığımı gizlemek için bana çarpmış gibi yaptığını, en saçma şakalarıma gülmeni, benim için marketten kadın pedi almanı ve yüzündeki o utangaç kırmızılığı….

Ne var unutamayacak? Şimdi gülümsememe bakma, ben seni unutabilmek için hatırlıyorum şimdi. Neler hatırlıyorum diye bulup, tek tek siliyorum aslında.

Yoksa neden hatırlamak isteyeyim sabahlara kadar sevişmelerimizi, bana yemek hazırlamak için bütün mutfağı batırışını, hasta olduğumda sabaha kadar başımda beklediğini, aslında beni ne kadar çok sevdiğini, bir inat uğruna ayrılışımızı, kırmızı tişörtümü giyişini…

 

Şimdi Zaman Sensizlik

Pazar, Ocak 29th, 2012

Aylardan ne, günlerden hangisi, bahara mı yakınız kışa mı? Ömrümün neresindeyim? Hiçbirisini bilmiyorum. Bildiğim tek şey, şimdi zaman sensizlik…

Şimdi Zaman Sensizlik

Sensizliğin ne tuhaf koktuğunu bilir misin? Gerçi nereden bileceksin? Yokluk kokar sensizlik; küfle karışık nem gibi… Bekar evlerinin uzun süre yıkanmamış yorganlarına sinsen eski sigaraların kokuları gibi…

Sensizlik bedenimi sardığında, ben de sensizlik gibi kokarım. Geçmişten, sanki bir filimin en acıklı sahnesinden kopup gelmiş gibi….

Zaman sensizlik! Ne tuhaf aslında senin olmadığın bir boşluğa zaman demek; oysa zaman seninle başlamamış mıydı? Milat sen değil miydin? Ölüm, doğum, ecel, sen değil miydin?

Garip! Öyle saçma geliyor ki, senin olmadığın  bir yerde hala nefes alıyor olmak… Hala inanmak varlığına aşkın; hala öylesine geçirip tırnaklarımı aşka, asılı kalmak gökyüzünde bir buluta..

Aklımın bir oyunu musun acaba? Belki de hiç var olmadın. Öyle ya; benden başka gören oldu mu? Oldu! Oldu ama ya onlar da benim düşümse?

Aklımın içinde kurgulanmış tuhaf, anlamsız bir oyunun parçalarıysanız hepiniz? Ya aslında hiçbiriniz var olmadıysanız? Dostlarım dediğim kişiler, sen, ailem, hatta şu sokakta yürüyen adam bile yoksa?

O zaman ben de yok olurdum. Ben yok muyum? Varım canım, işte buradayım, kendime dokunuyorum, tırnağımı etime geçiriyorum, acıyor! Acıyorsa, hissediyorsam, buradayım demektir.

Sen de buradaydın, sen de gerçektin demek ki; çünkü sen gittiğinde canım çok acıdı!

Neden şimdi sorguluyorum varlığımı? Neden şüphe duyuyorum her şeyden? Seninle çok anlam kazanmıştı bu yaşam denen rüya, ondan olmalı!

Yine de hala acıdığına göre kalbim, yeniden sevmeyi deneyecek bir kalbim hala var demektir. Biraz karışmış olsa da, sorgulayabildiğine göre aklım yerinde demektir. Az önce tırnaklarımı geçirdiğim bir bedenim olduğuna göre, hala yaşıyorum demektir. Bunları konuştuğuma göre, umudum var demektir.

Şimdi zaman sensizlik ve bir müddet daha böyle sürecek belli ki! Ama ben de sevmeyi öğrenmiş bir yürek olduğuna göre, bende şans var demektir. Çok şükür….

 

Aşkı Seçenler…

Salı, Ocak 24th, 2012

Leyla o sabah kapıdan alelacele çıktı. İşe geç kalmıştı ve hala kahve içemediği için ayılmamıştı. Yoldan bir büyük boy kahve alır, giderken içerim diye düşündü.

Aşkı Seçenler….

Her zaman olduğu gibi yoğun trafik vardı. Arabasını alıp almamak konusunda kararsız kaldı. Arabayla köprü trafiğine girerse, saatler sonra iş yerine ancak varırdı. En mantıklısı metrobüs kullanmaktı. En azından durağa kadar arabayla gider, oradan metrobüse biner, sonra metroya biner ve iş yerine ulaşırdı.

Metrobüse giden merdivenleri hızla çıkmaya çalışsa da, bir elinde açgözlülük edip büyük boy aldığı kahvesi, bir elinde çantası ve çantaya bir türlü sokamadığı araba anahtarları ve nedense yürüyerek giyebileceği mantosuyla savaşıyordu.

“Trafikten kaçan herkesin bu sabah metrobüsle karşıya geçeceği tutmuş anlaşılan, bu ne kalabalık?” diye düşündü. “Adına metrobüs dedikleri bildiğin otobüs aslında, yine herkes üst üste, balık istifi gibi, tek fark trafiğe girmeden gidiyor olması.”

O kahve fincanın başına dert olduğunu ve bu akdar büyük almasaydı çoktan bitireceğini düşündüğü sırada ani bir fren oldu. Leyla savrularak arkasında duran adamın kucağına düştü. Kahve adamın üstüne döküldü. Bacakları havada, kendi üstünü ve adamın gömleğini mahveden Leyla, acı bir tebessümle kafasını adama çevirdi.

İşte o an göz göze geldiler. Aslında birkaç saniye süren ama ikisine de çok uzun gelen o zaman boyunca, Leyla karşısındaki adamın yeşil gözlerinde kayboldu. O sırada Leyla’nın yanında duran kadın iyilik yaparak elini tuttu ve ayağa kaldırdı. “Başka zaman olsa kimse yardım etmez, sana düştü beni kaldırmak” diye içinden geçirdi Leyla ama dönüp gülümseyerek tebessüm etti.

Adama karşı mahcup olmuştu. “Özür dilerim, inanın isteyerek olmadı, hay Allah, durun ben sileyim. Kuru temizlemeye yollayın ve faturasını da bana verin lütfen. Tüh, ne yapsak, yanımda ıslak mendil vardı, onunla silelim bir saniye bekleyin.”

O ana kadar sürekli tebessüm ederek olanları izleyen adam döndü ve muhteşem bir ses tonuyla konuşmaya başladı: “Rica ederim, mühim değil. Neyse ki, kahve sıcak değilmiş, o zaman gerçekten sorun olabilirdi. Siz canınızı sıkmayın, ben indiğim durakta bir yerden gömlek alırım.”

Adam hep gülümsüyordu ve yeşil gözlerinde sanki ormanın derinliklerinden gelen bir huzur vardı. Leyla hemen bu fırsatı değerlendirdi. “tamam, hangi durakta inecekseniz, ben de sizinle inerim. Gömleğinizin ücretini ben ödemek istiyorum.”

“Hiç böyle bir şey yapmanıza gerek yok. Kaza bu! Tam tersi olabilirdi, ben sizin üstünüze bu kahveyi dökmüş olabilirdim. Gelip size bluz almama izin verir miydiniz?”

Leyla o anda ağzından çıkanlara engel olamadı: “Eğer sizi görebilmek ve telefon numaranızı alabilmek için tek şansım buysa, asla bu fırsatı kaçırmazdım.”

O sırada alkış ve çığlıklar, tezahüratlar koptu. Leyla bir anda korktu, ne olduğunu anlamamıştı. Tam arkalarında duran bir grup lise öğrencisi, bütün olay boyunca film izler gibi ikisini izlemiş ve Leyla’nın ağzından dökülen cümlelerle birlikte alkışı patlatmışlardı.

Leyla’nın yüzü kıpkırmızı oldu, çok utanmıştı. Bir kahkaha attı adam ve uzattı elini. “Ben Doğan, memnun oldum…”

 

Sevda Ülkesinde….

Cumartesi, Ocak 21st, 2012

Bir sevda ülkesinde kayboldum. Adını bile bilmediğim, sadece orada olmam gerektiğini hissettiğim bir yerdeyim. Ama hiçbir yerdeyim.

Sevda Ülkesinde….

Araf gibi, arada gibi, sonsuzluk gibi… Belki de burası kayıp sevdalar ülkesidir. Haritada görünmeyen, sınırları belirsiz bir yerde, sokaklar boyu gidiyorum.

Aklımın mı, kalbimin mi, ruhumun mu oyunu bu? Hepsi bir rüya mı? Zihnimin içinde mi yürüyorum, yoksa başka bir kalbin içine mi sızdım?

Her şey karışık.. Yollar birbirine çıkıyor. Labirent de değil! Hangi yöne koşsam, dönüp kendimi buluyorum. Aşk gibi!

Aşkın işi de bu değil mi? Kendini buldurmak içinde, kendine rağmen başkası için var olacağını bildirmek, kendinden vazgeçmeyi öğretmek…

Bir yerlerde kayboldum, bir sevda ülkesinde. Her şey benim dışımda, benden habersiz, bana rağmen yürüyüp gidiyor.

Ellerim sanki benim değil, cümlelerin bile aklıma nasıl geldiğini bilmiyorum. Bu akıl benim mi, ondan bile emin değilim. Güvendiğim tek şey, yüreğim!

Ve bu gece her şey ne kadar karanlık, ne kadar ıssız kaldığım bir soğuktayım.. Üşümeden nasıl anlar insan soğuk olduğunu? Her yanı buz kesmiş gibi ama ben hissetmiyorum.

Bir aşk uğruna harcanmış bir ömrün ardından bakıyorum. Çok sevdiğim bir gözün, çok aşık olduğum bir gönlün uğruna verilmiş, her seferinde yeniden güvenilip denenmiş bir sevda…

Burada hiçbir yol bir yere çıkmıyor gibi, burada aslında hiç yol yok gibi! Gece ve sessizlik birbirine karışmış. Bir tek yüreğinden sorumlu insan ve ne kadar sevebildiğini sayıyorlar, burada kimse ne kadar paran olduğuyla ilgilenmiyor.

Bir sevda ülkesinde kayboldum. Adını bile bilmediğim, sadece orada olmam gerektiğini hissettiğim bir yerdeyim. Ama hiçbir yerdeyim.

 

Şansınız Az Önce Döndü

Salı, Ocak 17th, 2012

Hayat sadece sana mı zor? Bütün dertler gelip seni mi buluyor? Sen zaten çok şanssızsın, değil mi? Tanıdığın herkes saltanat yaşıyor. Bir tek sen sefalet içinde yüzüyorsun.

Şansınız Az Önce Döndü!

Bahtsızlığı, şanssızlığı, kadersizliği dilinize doladığınızda sadece söylemlerinizde kalmaz; gelir tam hayatınızın ortasına oturur.

Geçenlerde bir araştırma sonuçlarını yayınlamışlardı, ilgimi çekti. Şanssız olduğunu düşünene ve şanslı olduğuna inan pek çok kişiyi bu araştırma için davet etmişler. Ellerine bir dergi vermişler. Bu derginin içinde, “eğer bu yazıyı okuyorsanız, şu anda 1 milyon dolar” kazandınız ibaresi varmış. Şanslı olduğunu düşünenlerin neredeyse hepsi o yazıyı dergide görmüşler. Şanssız olduğuna inananların ise neredeyse tamamı yazıyı okumamış.

İşte olay bu kadar basit! Aşkta şanssız olduğunuzu düşünüyorsanız; buyurun düşünmeye ve hatta marifetmiş gibi koyu bir şekilde savunmaya devam edin.

Sizinle bilmem kaç yıl geçiren sevgilinizle ayrıldıktan sonra, “ona kaç yılımı verdim” diye söylenin. Defalarca hata yapan ve her seferinde sevdiğiniz için affettiğinize inandığınız o hovarda sevgiliniz, en sonunda sizden ayrıldığında, suçu ona yükleyin.

Bugün neden bu konuyu yeniden ve yeniden yazıyorum çünkü gencecik bir kızla ayrıldığı sevgilisiyle ilgili yine bir konuşma yaptık. Sonuç: Cümleler kırgınlık ve kızgınlık doluydu! Peki, onca yıl neden onu sürekli affettin? Bu sorunun cevabı çünkü sevdim olamaz arkadaşlar! Size kötü davranan birini seviyorsanız, sorunlu olan sizsiniz, karşınızdaki değil!

Lütfen bir konuda kendinize karşı dürüst olun. Karşınızdaki insan ne olduğunu belli ettikten sonra, inatla onunla birlikte olmaya devam etmenizin altında, kimsenin düzeltemediği o adamı sizin düzelteceğinize dair saçma bir inanç yatıyor. Bırakın şu inadı! Kendinizi bu kadar ulu ve yüce görmeyin. Siz de dışarıdaki milyarlarca insandan birisiniz.

Adam size birlikte olduğunuz yılar boyunca, yaptığı tüm hareketlerle hırsız olduğunu bağırıyor. Her seferinde affedip, yeniden deniyorsunuz, bir şans daha veriyorsunuz. Yıllarca kendinizi ulvi bir varlık yerine koyup, onu değiştireceğinize ve düzeltebileceğinize inanıyorsunuz. Sonra adam gidiyor, siz yalnız kalıp ardından bağırıyorsunuz: “Seni pis hırsız!!” Hırsıza çaldı diye söylenmek, kapıyı açık bıraktıktan sonra çok geç değil mi? O zaten adı üstünde hırsız, yani çalacak; peki sizin yaptığınıza ne demeli?

Şimdi bir daha düşünün bakalım; siz şanslı mısınız, şanssız mı?

 

Aldatılıyor muyum?

Cumartesi, Ocak 14th, 2012

Her yeni yıl, bir önceki yılın hatalarını belirleyip yeni bir bakış açısı oluşturmak için fırsat verir bize. Bu yıl dertlerinizi kaldırıp atabilir ve yeni bir sayfa açabilirsiniz.

Aldatılıyor muyum?

Geçen yılda yaptığınız ve hata olduğunu düşündüğünüz şeyleri bir sayfada alt alta yazmayı deneyin. Bakalım liste ne kadar uzuyor. Olayları değil, konunun özünü bulup onu not edin.

Bu listelerde en sıklıkla karşılaşılan sorunlardan biri, güvendir. “Aldatılıyor muyum?” İşte insanın ruhunu kemiren bu soru, normal zamanda asla yapmayacağı şeyleri yapmasına neden olur.

Tanıdığım ve kişiliklerine, hayata bakışlarına güvendiğim pek çok kadının, konu erkek arkadaşları veya eşleri olduğunda nasıl değiştiklerini, delirdiklerini çok defa gördüm.

Cep telefonuna gelen mesajları gizlice kontrol etmeler, son aramaları ve cevapsızları her akşam gözden geçirmeler, msn mesenger ve Facebook şifrelerini ele geçirmek için olmadık işler yapmalar ve daha neler neler… Size tanıdık geldi mi?

Bir ilişkiniz varsa, seviyorsanız ve onunla birlikte olmaya gönüllüyseniz, şunu aklınızda tutun lütfen: Yapmak isteyen yapar, sizin de ruhunuz duymaz! Bir insanın yeter ki canı aldatmak istesin, onu engelleyemezsiniz. Sonrada öğrenebilirsiniz ama engel olamazsınız.

Güveninizi zedeleyecek hiçbir davranışta bulunmamasına rağmen, sevgilinizi sürekli dedektif gibi takip etmek ve ipucu aramak, sonunda alakası olsun olmasın bir iz bulmanıza neden olur. Bu konuyu o kadar çok düşünür ve aslında içten içe yakalamayı dilersiniz ki; sonunda başarırsınız!

Kendiniz adına şu soruyu iyi düşünün: Güvensizliğiniz sadece erkek arkadaşınıza karşı mı, yoksa herkese karşı benzer endişeler duyuyor musunuz? Genel olarak herkese karşı bir güven sorunu mu yaşıyorsunuz?

Cevabınız ne olursa olsun, ilişkinizin sağlıklı, özverili ve sevgi dolu devam edebilmesi için, en önemli etkenlerden biri güvendir. Güven duymadığınız bir ilişki, eninde sonunda bitmeye mahkumdur. Hep bu söylediğimi düşünün; isterse yapar ve mutlaka bir kılıf bulur. İnsanın yeter ki, canı yapmak istesin….

 

Bir ilişki istiyorum…

Salı, Ocak 10th, 2012

Çağımızın vebası bence ilişki sorunlarıdır. Herkes ilişki istiyor, aşk istiyor, kimse bulamıyor. Sorun kadında, erkekte değil; sorun süreçte.

Bir ilişki istiyorum…

Yaşadığımız zaman diliminde bir sıkıntı var. Tüketim toplumu olduk. Cep telefonunu üç ay kullanınca sıkılan ve yenisini almak isteyen insanın; bir ilişkiyi ne kadar süre götürebileceğini düşünüyorsunuz?

Büyük şirketler, dünya devleri, medya ve daha pek çok güçlü makam el ele verdi ve çağımıza tüketim manyaklığını aşıladı. Marka takıntısı, kumar kadar tehlikeli hale geldi.

Senelik kazancı kadar fiyatı olan cep telefonunu krediyle satın alan mı istersin, hiç giyip gidecek yeri olmamasına rağmen bütün maaşını bir modacının enteresan model ayakkabısına yatıran mı?

Tatmin olmuyoruz! İşin temelinde bu duygu var: Tatminsizlik! Aslında farklı alanlarda obezite sorunlarımız var. Kilolu insanların çoğunda yemek; hayatındaki boşluğu doldurmak, mutsuzluğunu gidermek için bilinçsizce yaptığı bir eylemdir. Hepimiz tatmin olmak için farklı obezlikler yaşar olduk.

İlişki obezliği en sık görülenler arasında yerini aldı. Nerde akşam, orada sabah yaşamak eskiden beri vardı ama bu hayatı alkışlayanların sayısı bu kadar fazla değildi. En azından ihanet henüz normal karşılanmıyordu!

En mutaassıp, muhafazakar düşündüğümüz konularda bile esnedik, genişledik, değiştik, değiştirildik. Bazı yerlerde çok faydası oldu ama biz milletçe her şeyi abartmaya meyilli olduğumuzdan, onun da ucunu kaçırdık.

Velhasıl, şimdi herkes ilişki arıyor, ilişki istiyor. Karşılığında ne veriyor? Çoğu zaman nankörlük, vefasızlık… Lafa gelince ne diyor? Adam gibi adam olsun, kadın gibi kadın olsun yeter. Bulunca ne yapıyor? Maaşını, yürüyüşünü, giyinmesini, arkadaşlarını ve daha kim bilir nesini beğenmiyor…

Sonuçta bize lazım olan aşk mı, sağılacak bir hayvan mı, kullanılacak bir eşya gibi sevgili mi; yoksa gerçekten ömrümüzü paylaşacak bir yürek mi? Ne aradığınızı iyi düşünün, ne istediğinizi de! Çünkü bazı niyetler, dualardan daha çabuk yerine ulaşır…

 

Her Seferinden Yeniden

Cumartesi, Ocak 7th, 2012

Her seferinde yeniden, en baştan, sil baştan, yok yapamam…. Gücüm yok, zamanım yok, sabrım yok, halim yok… Sürekli oradan oraya koşamam.

Her Seferinden Yeniden!

Hep yeni bir ilişki, her defasından silip olan biteni en baştan başlamaya mecalim yok. Tanışalım, her şey en başa sarsın. Adın ne, adım ne? Of! Daha isimler bile bilinmiyorken, vallahi yapamam.

Anlamıyorsunuz ama inanın çok yorgunum.

Kabul ederim canım, ne var, yalnız kalırım, yalnızlığımla mutluyum. Oh, ne güzel hayat! Eve gelince haldır haldır yemek hazırlama telaşı yok, adamın donarlını yıkama çilesi yok, dışarı çıkmak için kimseye haber vermek zorunluluğu yok, daha ne isteyeyim?

Bulaşıkları canımın istediği zaman yıkama özgürlüğü, çamaşırları son bluz kalana kadar yıkamama seçeneği, akşam yemeği dışarıdan söyleme lüksü, daha ne olsun?

Eve iki televizyon almak zorunluluğu yok, hatta televizyon açmak zorunluluğu da yok; Erman Toroğlu senin, Ahmet Çakar benim sabaha kadar gereksizce uzun yorumları dinlemek mecburiyeti yok.

Yatağın bir tarafında yatmak, cep telefonunu sürekli açık tutmak, gece gelen mesajlara kafayı takıp sabaha kadar için içini yemek yok.

Pazar sabahı uyanınca kahvaltı bekleyen biri, her akşam geldiğinde çorabını salona atan biri, alışverişe gitmek gerektiğinde surat asan biri yok.

Bunları yapan biri olmayınca, doğal olarak; bir çocuk doğursana diye başımın etini yiyen biri yok. Ayrıca sabaha kadar neden ağladığını bilmediğin ama bir türlü susmayan bir bebek, aşı tarihleri, büyüdükçe artan dertler, o var diye dayanılmaz bir evliliği yürütme çilesi de yok.

Eteğimin boyuna karışan, kilo aldım diye yüzüme bakmayan, sevişmek istemedi diye kadınlık egomu kıracak biri de yok. Ayrıca ihanete uğradım mı diye paranoyak şüpheler, çorbanın tuzu az olmuş diye kavga çıkaran asabi bireyler, bir akşam tiyatroya veya operaya gitmek istediğimde bana itiraz edecek biri de yok.

Bu yüzden her seferinde yeniden başlayamam. Zaten çok yorgunum bitip bitip başlayan ve hep aynı filmi seyrediyormuş gibi hissetmeme neden olan ilişkilerden yorgunum. Adam yok, dert yok!

Fakat yalnızlık var, evde geceleri sessizlik var, herkesin çift gittiği davetlere tek başına katılmak var, bir omuz aradığında kendi omzuna yaslanmak zorunluluğu var, hep dik ve güçlü olmak mecburiyeti var, yalnızlıkla yaşamaya alışma mecburiyeti var, var, var, var………