Sayfalar
Şubat 2012
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Oca    
 12345
6789101112
13141516171819
20212223242526
272829  

Archive for the ‘Oyku’ Category

Herkes Icin Biraz Mutluluk

Çarşamba, Aralık 23rd, 2009

Jerry, çevresindekilerin çok sevdiği insanlardan biriydi.
Keyfi her zaman yerindeydi. Her zaman söyleyecek olumlu
bir şey bulurdu. Hatta bazen etrafındakileri çıldırtırdı bile.

Bu adam, bu halde bile nasıl iyimser olabiliyor? Birisi nasıl
olduğunu sorsa; “Bomba gibiyim” diye yanıt verirdi hep..
“Bomba gibiyim.” Jerry bir doğal motivasyoncuydu…

Yanında çalışanlardan biri, o gün, kötü bir günündeyse,
Jerry yanına koşar, duruma nasıl olumlu bakılacağını anlatırdı.

Bu tarzı fena halde düşündürüyordu beni… Bir gün Jerry’ye
gittim. Anlayamıyorum dedim.. Nasıl olur da, her zaman,
her koşulda bu kadar olumlu bir insan olabiliyorsun…
Nasıl başarıyorsun bunu?

Her sabah kalktığımda kendi kendime Jerry bugün iki
seçimin var: Havan ya iyi olacak, ya kötü.. derim.
Havamın iyi olmasını seçerim. Kötü bir şey olduğunda gene iki
seçimim var: Kurban olmak, ya da ders almak.

Ben başıma gelen kötü şeylerden ders almayı seçerim.
Birisi bana bir şeyden şikayete geldiğinde, gene iki seçimim var..
Şikayetini kabul etmek ya da ona hayatın olumlu yanlarını
göstermek. Ben hayatın olumlu yanlarını seçerim.

Yok yahu, diye protesto ettim. Bu kadar kolay yani?
Evet.. Kolay dedi Jerry.. Hayat seçimlerden ibarettir.
Her durumda bir seçim vardır. Sen her durumda nasıl
davranacağını seçersin. Sen insanların senin tavrından nasıl
etkileneceklerini seçersin. Sen havanın, tavrının
iyi ya da kötü olmasını seçersin…
Yani sen, hayatını nasıl yaşayacağını seçersin!..

Jerry’nin sözleri beni oldukça etkiledi. Onu, uzun yıllar
görmedim. Ama, hayatımdaki talihsiz olaylara dövünmek
yerine, seçim yapmayı tercih ettiğimde hep onu hatırladım.

Yıllar sonra, Jerry’nin başına çok tatsız bir şey geldi. Soygun
için gelen hırsızlar, paniğe kapılıp, Jerry’yi delik deşik etmişler…
Ameliyatı 18 saat sürmüş, haftalarca yoğun bakımda kalmış.
Taburcu edildiğinde, kurşunların bazıları hala vücudundaymış.

Ben onu, olaydan altı ay sonra gördüm.
Nasılsın? diye sorduğumda, Bomba gibiyim dedi
Bomba gibi. Olay sırasında neler hissettin Jerry dedim.
Yerde yatarken, iki seçimim var diye düşündüm..
Ya yaşamayı seçecektim, ya ölümü.. Ben yaşamayı seçtim.

Korkmadın mı, şuurunu kaybetmedin mi !..
Ambülansla gelen sağlık görevlileri harika insanlardı.
Bana hep İyileşeceksin merak etme dediler.
Ama acil servisin koridorlarında sedyemi hızla
sürerlerken, doktorların ve hemşirelerin yüzündeki
ifadeyi görünce ilk defa korktum.Bu gözler
bana; Bana adam ölmüş diyordu. Bir şeyler yapmazsam,
biraz sonra ölü bir adam olacaktım gerçekten..

Ne yaptın? diye merakla sordum..
Kocaman bir hemşire yanıma yaklaştı ve bağırarak
herhangi bir şeye alerjim olup olmadığını sordu..
Evet diye yanıt verdim.. Var.. Doktorlar ve hemşireler
merakla sustular.. Derin bir nefes alarak kendimi
toparladım ve bağırdım: Benim kurşunlara alerjim var !..

Doktorlar ve hemşireler gülmeye başladılar. Tekrar bağırdım..
Ben yaşamayı seçtim. Beni bir canlı gibi ameliyat edin.
Otopsi yapar gibi değil..

Jerry, sadece doktorların büyük ustalıkları
sayesinde değil, kendi olumlu tavrının büyük
katkısı ile yaşadı. Yaşaması bana yeni ders oldu.

Hergün, hayatımızı dolu dolu yaşamayı seçme şansımız
ve hakkımız olduğunu ondan öğrendim..
Ve her şeyin kendi seçimimize bağlı olduğunu..

Bu yazıyı okudunuz. Şimdi iki seçiminiz var:

1. Unutup gitmek.
2. Kesip saklamak,
fotokopisini çıkarıp, dostlarınıza dağıtmak..

Ben, ikincisini seçip bunu sizlerle paylaşmayı tercih ettim

seni, senin annenin seni sevdiği kadar seviyorum….

Perşembe, Haziran 18th, 2009

Küçüklüğümden kalan daha “yedi yaşındayken” unutamadığım bir anım vardı seninle Anne. Haıtrlar mısınhani benabim ve babam tarlaya gidecektik.Abim kalkmıştısabahın erken saati olmasına ramen.Ben kalkmamıştım o gün.. “ANNE”

Aslında birilerinin beni şımartmasını istemiştim üzerime birileri eğilecekti ve benim gözlerim kapalı olacaktı o esnada. Kafamın üzerine yorganı çekmiş.Senin seslenmeni bekliyordum. Daha sen seslenmeden yani sesini duymadan(beni kaldırmaya geldiğinikokundan anlayacak)mızmızlanacaktım.

O ne huzur verici koku ne güzelşefkatli elerdi kalkmam için bana dokunan.Sen yanımda değilsin şimdi anne ama ellerin hala saçlarımda bitlenmişmiyim diye bakıp; kızdırıyorsun.

Biliyor musun anne? (bildiğini biliyorum) sen gelmeden babam gelmişti. Beni kaldırmayabende babamın sesini duymamazlıktan gelmiştim;sadece senin beni uyandırmanı istemiştim(babam sen kokmuyordu annne).Ve sen anne tüm şefkatinle beni uyandırmak için geldiğinde babam öfke dolu cümleler kuraraksana bağırmıştı “hep sen şımartıyorsun bu şerfsizleriçabuk kaldır o veledi; gelip almayayım seni ayaklarımın altına” .
Sen aldırmamıştım o sözcüklere yine aynı şefkatle beni uyandırmaya çalışmıştın.(şimdi bir kızım var anne senin beni uyandırdığın gibionu uyandırıyorum) “Ve babam senin gösterdiğin şefkati üzerinde barındırmayan babam” öfkelenmişti söylediği büyük sözü yerine hemen gelmediğinden. “o söylenildiğinde yapılmamasının insanın hayatına mal olacak söz(!) ve almıştı seni ayaklarının altına annemani olamamıştım bunaçok ağladım anne;babam sana vurmasın diyeama güç yetiremedim “ne babama ne de kendime” sonra sen kanlar içerisinde kalmıştın ve biz seni öğlece bırakıp tarlaya gitmiştik.

Akşam eve döndüğümüzde senin olmadığını görmüş yine ağlamıştım “senin erkekler ağlamaz dediğini hatırlayıp ruhsuz olmaya karar vermiştim.” Artık hiç bir babayı sevmeyecektimkendimde bir babayken.

Yani anne ben daha şeref kelimesinin ne anlama geldiğini bilmedensenin dayak yemene vesile olduğum için hayatımın en büyük şerfsizliğini yapmıştım.Şuan anladığım sen o gün bir bebeğini kaybetmiştin. Bana çok kızdın mı anne?

Ben bu kadar vefasızken sen neden o kadar vafalıydın?Hatırlar mısın yine o kış ayağımı kırmıştım ve sen babamla yine benim için kavaga etmiş beni sırtına almış SINIKÇIYA götürmüştün. Babam neden gelmemişti o zaman anne?sen neden herşeye koşturuyordun?

Ayağım iyleşene kadar beni okula götürüp getirmiştin.Sen ne büyük anneydin öyle.Hatırlar mısın anne? sana karşı vefa borcumu ödemek istediğimden mi? yoksa sevgimi gösterebilmek için mi bilemiyorum.Sana anne sendüyaların en güzelen iyi veya bilemediğim ne kadar güzel hitaplar varsa sen onlar kadaryüce ve sevgi dolusun derdim. Sen de bütün anneler böyledir derdin.Şimdi anneler öyle değil anneçocuklarını sevmiyorlardaha dün çöp kutusunda cami avlusundakaldırımlarda çocuklar vardı.(Zehra bebek parkta Ahmet bebek kaldırımdaUmut bebek cami avlusundaydı) Onlarıda sana getirsem onlarada anne olur musun anne?

Artık anneler çocuklarını sevmiyor anne.Ben seni senin beni sevdiğin kadar sevemesemde senisenin annenin seni sevdiği kadar “seni seviyorum

BEBEK

Perşembe, Haziran 18th, 2009


Genç kadın, bebeğin güzelliği karşısında
büyülenmiş gibiydi. Kıvırcık sarı saçları, iri mavi gözleri,
kalkık bir burun ve küçük kırmızı dudaklarıyla
bir kartpostalı andıran bebek, kadının şimdiye kadar
gördüğü en cana yakın kız çocuğuydu.
Onun ipek yanaklarını doya doya öpmek ve
cennet kokusunu içine çekmek için eğildiğinde :
“Dokunma bana …” diye bir ses duydu.

“Beni okşamaya hakkın yok senin…”
Kadın korkuyla irkilip etrafına bakındı.
Bebekle kendisinden başka içerde kimse yoktu.
Aynı sesi tekrar duyduğunda bebeğe döndü.
Aman Allahım!.. Yeni doğmuş gibi görünmesine rağmen
konuşan oydu. “Bana yaklaşmanı istemiyorum”
diye devam etti. “Hemen uzaklaş benden…”
Kadın, biraz olsun kendini toplayarak :
“Çocuklarımız hep erkek oluyor” dedi.
“Onlar da güzel ama kız çocukları başka.
Bu yüzden seni öpmek istedim.”
“Beni öpemezsin” diye ağlamaya başladı bebek.
“Benim de seni öpemeyeceğim gibi…”
“Neden ?” diye sordu kadın.”Neden öpemezsin ki ?”
Bebek, hıçkırıklara boğulurken :
“Bunun sebebini bilmen gerekir” dedi.
“Düşünürsen mutlaka bulacaksın…” Kadın, neler olup
bittiğini hatırlamak üzereyken kendine geldi.
Özel bir hastanenin en lüks odasında yatıyor
ve narkozun tesirinden midesi bulanıyordu.
Aile dostları olan tanınmış doktor,
odayı dolduran çiçeklerden bir tanesini
vazodan çıkartıp kadına uzatırken :
“Geçmiş olsun hanımefendi” dedi.
“Başarılı bir kürtajdı doğrusu.
Ha..! Sahi, “kız”mış aldırdığınız bebek.”

Gerçek Dostluk

Pazartesi, Haziran 15th, 2009

Savaşın en kanlı günlerinden biri. Asker, en iyi arkadaşının az ileride kanlar içinde yere düştüğünü gördü.

İnsanın başını bir saniye bile siperin üzerinde tutamayacağı ateş yağmuru
altındaydılar. Asker teğmene koştu ve:
- Teğmenim. Fırlayıp arkadaşımı alıp gelebilir miyim?..

Delirdin mi? der gibi baktı teğmen…
- Gitmeye değer mi?. Arkadaşın delik deşik olmuş. Büyük olasılıkla ölmüştür bile.. Kendi hayatini da tehlikeye atma sakın..

Asker ısrar etti ve teğmen “Peki ” dedi.. “Git o zaman..”
İnanılması güç bir mucize. Asker o korkunç ateş yağmuru altında arkadaşına ulaştı. Onu sırtına aldı ve koşa koşa döndü. Birlikte siperin içine yuvarlandılar. Teğmen, kanlar içindeki askeri muayene etti..

Sonra onu sipere taşınan arkadaşına döndü:
- Sana değmez, hayatini tehlikeye atmana değmez,demiştim. Bu zaten ölmüş..

- Değdi teğmenim. dedi asker..
- Nasıl değdi? dedi teğmen. Bu adam ölmüş görmüyor musun?..
- Gene de değdi komutanım. Çünkü yanına ulaştığımda henüz sağdı..

Onun son sözlerini duymak, dünyaya bedeldi benim için.. Ve arkadaşının son sözlerini hıçkırarak tekrarladı:

- Geleceğini biliyordum!.. demişti arkadaşı…

GELECEĞİNİ BİLİYORDUM…

Mutluluk Borcu

Pazartesi, Haziran 15th, 2009

Adam genç kadına seslendi :
“Bana gözyaşı borcun var”.


Genç kadın sordu:
“Nasıl ödeyebilirim?”

Adam gözlerini kırptı:
“Hadi gülümse”.

Gülümsedi genç kadın. Adam cebinden mendili çıkarıp, borcunu sildi ve cebine koydu. İki tane beyaz gül vardı genç kadının elinde.İkisi de bahar kokuyordu. Biri ilkbahar,diğeri güz…

Adam seslendi yine:
“Bana mutluluk borcun var”.

Genç kadın biraz mahcup,biraz şaşkın sordu:
“Nasıl ödememi istersin?”

Heyecanlandı adam:
“hadi yat dizlerime…”

Genç kadın,bi kedi uysallığında yattı dizlerine usulca. Adam şefkatle saçlarını okşamaya başladı kadının. Saçları güneşe ve yağmura hasret,hiç yaşanmamış baharlara benziyordu… Çaresizliğini ördü sıra sıra… Sonra saçının her teline mutluluk çığlıklarını bağladı adam… Yetmedi, gizli düğümler attı!.. Ağladı… Hava kararmak üzereydi, dışarda yağmur yağıyordu… Adam sürekli borç defterini kurcalıyordu.

Genç kadının gözlerinin içine baktı:
“Bana yürek borcun var”.

Borcunun farkındaydı sanki geç kadın, şaşırmadı:
“Bunu nasıl ödeyebilirim?”

Adam kollarını uzattı:
“Hadi tut ellerimi”.

Gül kokusu sinmiş ellerini uzattı genç kadın. Elleri öyle sıcaktı ki, eriyiverdi borcu avuçlarının içinde… Genç kadın gidiyordu…

Adam son kez seslendi:
“Bana can borcun var”.

Kadın irkildi:
“Can mı?”

Sigarasından derin bir nefes çekti:
“Evet, evet. Can borcun var,sensizlik öldürüyor beni”.

Sözler hoşuna gitmişti kadın:
“Peki bunu nasıl tahsil edeceksin?”

Adam biraz yaklaştı:
“Yum gözlerini”.

İkisi de yumdu gözlerini… Masumca bir öpücük kondurdu kadının titreyen, ince dudaklarına… Bu ne şimdi diyerek, çattı kaşlarını genç kadın.adam pişmanlıkla mutluluk arasında gidip geldi kekeledi: “Hayat öpücüğüydü”. Kısa bir sessizliğin ardından bu kez kadın öptü adamı şehvetle…

Adam şaşırdı:
“Ya senin yaptığın neydi?”.

Genç kadın kapıya yöneldi:
“Veda öpücüğüydü”.

Kalan borçlarına karşılık, yürek dolusu çaresizlik ve bi de beyaz gülleri masanın üzerine bırakıp gitti genç kadın…

Adam koştu peşinden,gülleri geri verdi kadına:
“Ne olur iyi bak umut çiçeklerime solmasınlar!!!” ve genç Kadın gülleri aldı.

Ölmeyen Sevgi

Pazartesi, Haziran 15th, 2009

Genç adam ellerinde bir buket çiçek, sahile koşarak geldi… Gözleri şöyle bir sahilde gezindi, aradığını göremeyince ilk gördüğü banka oturup sevdiğini beklemeye başladı. Ellerinde her zamanki çiçeklerden vardı. Sevgilisinin en sevdiği çiçekler bunlardı. Kırmızı, kıpkırmızı, kan kırmızısı güller…  Sanki dalından yeni koparılmış gibi tazeydiler, buram buram kokuyorlardı, sevgi kokuyor, aşk kokuyor en önemlisi de özlem ve hasret kokuyordu güller…  Hepsinin üzerinde damlalar vardı. Sanki ağlıyor gibiydiler. Genç adam güllere baktı, sanki onlarla konuşuyormuş gibi, “Neden ağlıyorsunuz, bakın ben ne kadar mutluyum” dedi. Az sonra sevdiğini göreceği için kalbi yine deli gibi atmaya başlamıştı. Ne zaman onu düşünse, onunla buluşacağını hayal etse kalbi aynı böyle yerinden çıkacakmış gibi oluyordu. Senelerdir birbirlerini sevmelerine rağmen ikiside sevgisinden hiç bir şey kaybetmemişti… Onları hiç bir şey ayıramazdı… Ne hasret, ne ayrılık, ne de ölüm…

Genç adam telaşla saatine baktı. Sevdiği yine geç kalmıştı, 1 dakika gece kalmıştı. Üstelik o, sevdiğini bekletmemek için dakikalarca önce koşarak geliyor, onu beklemeyi bile seviyordu. Ama sevdiği her zaman bunu yapıyordu. Devamlı kendisini bekletiyordu. Herkesin bir kusuru olurmuş diye düşündü…
Ve gözlerini önündeki uçsuz bucaksız denizlere dikti.. Denizin sonu yok gibiydi, tıpkı sevdiği kıza karşı olan aşkı gibi denizinde sonu yoktu. Sonsuzluğa uzanıyordu. Aslında bugün onlar için çok özel bir gündü. Kendi aralarında sözleneceklerdi. Delikanlı önce bunu sevdiğine açmış, sonrada gidip iki yüzük almıştı. Bu kadar önemli bir günde bari onu bekletmemeliydi.. Ama alışmıştı artık beklemeye, zararı yok biraz daha beklerim diye düşündü. Güllerin yaprakları nedense hala yaşlı idi. Bir türlü anlamıyordu onları. Her şey bu kadar güzelken neden ağlıyorlardı ki?

İşte az sonra sevdiği gelecek, ona sarılacak, kucaklaşacaklardı…
Sonra söz yüzüklerini takıp, evliliğe ilk adımlarını atacaklardı.
Genç adam öyle heyecanlıydı ki sevdiğine kavuşmak için can atıyordu… Martılara baktı, birbirleriyle oynaşıp, uçuşan martılara… Ne kadar güzel dansediyorlardı havada. Tekrar saatine baktı genç adam. Endişelenmeye başlamıştı. Sevgilisi yine geç kalmıştı, hem de çok… Bu kadar geç kalmaması gerekiyordu. İşte her gün burada buluşmak için sözleşmiyorlar mıydı? Her gün sahilde, martılara bakarak, denizin onlara anlattığı masalları dinleyerek birbirlerine sarılıp hasret gidereceklerine söz vermiyorlar mıydı? O zaman neden gelmemişti yine? Aklına kötü düşünceler gelmeye başladı. Hayır.. hayır.. olamazdı. Sevdiğine bir şey olamazdı. Onsuz hayat yaşanmazdı ki… O ölse bile devamlı benimle yaşar diye düşündü genç adam. Bunun düşüncesi bile hoş değildi. Gözlerini yere indirdi. Gözyaşlarını kimsenin görmesini istemiyordu. Zaten nedense etrafındaki insanlar ona sanki kaçık gibi bakıyorlardı. Rahatsız olmaya başladı bakışlardan.
Artık bıkmıştı… Yine sevgilisi geldi aklına.. Neden gelmedi acaba diye düşünmeye başladı. Gözlerini kapattı.

7 sene oldu dedi. 7 senedir her gün bu sahildeydi, sevdiğini bekliyordu. Daha fazla dayanamadı. Kalbi parçalanacak gibi oluyordu. Gözlerinden 1 damla daha yaş güllerin üzerine damladı… Yine gelmeyecek galiba, en iyisi ben onun evine gideyim diye mırıldandı… Hiç olmazsa gülleri her zamanki gibi yanına koyar, ona vermiş olurdu… Genç adam ayağa kalktı. Sevdiğiyle buluşmak üzere, yeşil tepenin ardındaki kabristana doğru yürümeye başladı…

Ona olan Aşkı ve Sevgisi onunla beraber ölmemişti.

Çocuğun Meleği

Pazartesi, Haziran 15th, 2009

Bir zamanlar dünyaya gelmeye hazırlanan bir çocuk,Yaratıcısına sormuş:
-Kısa bir süre sonra beni dünyaya göndereceğini söylediler,fakat ben o kadar küçük ve güçsüzüm ki orada nasıl yaşayacağımı bilemiyorum!

-Tüm meleklerin arasından bir tanesini senin için seçtim.O,seni bekliyor.Meleğin sana her gün şarkılar söyleyecek ve sana gülümseyecek,böylece sen onun sevgisini her zaman üzerinde hissedecek ve mutlu olacaksın.

-Peki!İnsanlar bir şey söylediklerinde dillerini bilmeden söylenenleri nasıl anlayacağım?

-Meleğin sana dünyada duyabileceğin en güzel,en tatlı sözcükleri söyleyecek,sana konuşmayı dikkatle ve saygıyla öğretecek.

-Dünyada kötü insanların olduğunu duydum.Beni onlardan kim koruyacak?

-Meleğin seni hayatı pahasına koruyacaktır,merak etme!

O sırada bir sessizlik olur ve dünyadan sesler gelmeye başlar.Çocuk gitmek üzere olduğunu anlar ve son bir soru daha sorar:
-Eğer gitmek üzere isem lütfen söyler misin,benim meleğimin adı nedir?

-Meleğinin adının önemi yok. Sen ona ANNE diyeceksin.

Gerçek Bir Aşk Öyküsü

Pazartesi, Haziran 15th, 2009

Sabah uyandığında midesinde bir yanma hissetti. Yanmanın nedeni akşam yedikleri değil, uyanır uyanmaz bugün yapacaklarının aklına gelmesiydi. Bugün 2 yıldır götürmeye çalıştığı bir birlikteliği bitirecekti. Aslında bunu yapmakta geç bile kalmıştı. “Bitmeli” dedi içinden, “Her gün bu tatsız uyanış bitmeli.” Genç adam bunları düşünürken suratı şekilden şekile giriyordu. Süratle giyinerek dışarı çıktı. Bugüne kadar hiç bekletmemişti onu, şimdi de bekletmemeliydi. İstanbul, soğuk ve yağmurlu bir Nisan ayı yaşıyordu. Genç adam gökyüzüne bakarak iç geçirdi; “Bulutlar bizim yaşayacaklarımızı biliyor, onlar bile ağlıyor halimize…”

Artık Kadıköy iskelesindeydi. Birkaç dakikalık beklemeden sonra karşıdan kız arkadaşının geldiğini gördü. Şimdi midesindeki ağrı daha da artmıştı. Beşiktaş’a geçtiler. Yolculuk sırasında hiç konuşmadılar. Genç kız, sevgilisinin bu durgunluğuna anlam verememişti. Nereden bilecekti bugün ayrılık çanlarının çalacağını… Beşiktaş’a geldiklerinde bir cafede oturdular. Genç kız anlamıştı sevgilisinin kendine bir şey söylemek istediğini. “Bana bir şey mi söylemek istiyorsun?” diye sordu. Genç adam, gözlerini kaçırarak “Evet” dedi. Genç kız heyecanlanmıştı, biraz da sinirlenerek “Söylesene, ne diye bekliyorsun” dedi. Genç adam içini çektikten sonra “Sence biz nereye kadar gideceğiz?” diye sordu. Genç kız, “Bunu sorma gereğini niye duydun?” diye yanıt verdi. Genç adam söze başladı. “Birkaç ay önce akşam 23:00 sana telefon açıp senin için yazdığım şiiri okumak istemiştim. Sen bana “Sırası mı şimdi canım yaa, işin gücün yok mu”demiştin. Biliyor musun o an nakavt olan bir boksör gibi hissettim kendimi. Özür dileyip telefonu kapatmıştım. Daha sonra bu şiiri benden hiç istememiştin. Geçenlere hasta olup yataklara düştüğümde arkadaşlarımla birlikte sen de gelmiş, Meral’in “Sen şanslısın, sevgilin sana bakar” sözüne ‘İşim yok da sana mı bakacağım annen baksın’ demiştin. Hatırladın mı?”

Genç kız, “Biliyorsun ben duygusallığı sevmiyorum. Hem hasta bakıcı gibi göründüğümü kimse söyleyemez” diye yanıtladı. Genç adam güldü, “Evet canım haklısın. Zaten olmak istesen de bu kalbi taşıdığın sürece hasta bakıcı, hemşire falan olamazsın.”

Genç adam devam etti… “Bana şimdiye kadar kaç kere sabahın erken saatlerinde güzel sözcüklerden oluşan bir mesaj çektin? Hiç… Hatta günün hiçbir saatinde çekmedin. Duygusallığı sevmeyebilirsin. Ama sen seni seven insanları da mutlu etmeyi sevmiyorsun. Halbuki ben senin tam tersine kendimden çok insanları mutlu etmeyi seviyorum. Seni tanıdığımdan beri her sabah, her akşam, her gece yani seni andığım her saat tatlı bir mesajım vardı senin için biliyor musun? Seninle ben akla kara gibiyiz” Genç kız anlamıştı, “Yani ne istiyorsun benden şair olmamı mı?” Genç adam tekrar gülümsedi içinden. Dün gece verdiği ayrılık kararının ne kadar doğru olduğunu düşündü. “Hayır” dedi. “Şair olmanı istemiyorum. Olamazsın da… Biz ayrılmalıyız. Ayrılırsak ikimiz için de en hayırlısı bu olacak.”
Genç kız şaşırmıştı, “Neden ama? Ben seni seviyorum. Senin de sevdiğini sanıyordum.”. Genç adam iç çekerek “Hayır canım, sen beni sevdiğini sanıyorsun. Eğer beni sevseydin şimdi başka şeyler konuşuyor olurduk” dedi.

Genç kızın gözleri yaşarmıştı. Genç adam cebinden çıkarttığı mendili uzattı, genç kız gözyaşlarını silerek “Sen bilirsin, umarım beni bir başkası için bırakmıyorsundur…” dedi.
Genç adam “Nasıl böyle bir şey düşünürsün, senden başka kimse olmadı ve uzun zamanda olacağını sanmıyorum” yanıtını verdi. Genç adam ve genç kız sevgili olarak oturdukları masada artık iki yabancıydı. Bir kaç dakika sessizce oturduktan sonra Genç kız, “Kalkalım istersen” dedi. Genç adam “Ben biraz daha burada kalmak istyorum, istersen sen kalkabilirsin” diye yanıtladı. Genç kız “Tamam o zaman sana mutluluklar dilerim” diyerek elini uzattı. Genç kızın sesi ve eli titriyordu. Genç adam, “İstersen arkadaş kalabiliriz” dedi. Birbirlerine son kez sarıldılar.

Genç adam doğru yaptığına inanıyordu. Eve döndüğünde yürümekten bitap bir haldeydi. Odasına girdi. Gece bitmek bilmiyordu. Sabah erken kalkıp işe gidecekti, uyumalıydı. Bir kaç saat sonra uykuya dalmayı başardı. Sabah 7′de saatin ziliyle uyandı. Evden çıkacağı sırada cep telefonuna baktı, mesaj ve 10 cevapsız arama vardı. Yorgun olduğu içn duymamıştı telefonun sesini. Aramalar ve mesaj sevgilisindendi. Heyecanla mesajı açtı, şunlar yazıyordu:

“Sadece onları sevmeyi sevdim
Hepsini onlarsız yaşadım da
Bir seni sensiz yaşayamıyorum
Bu aşkı tek kalpte taşıyamıyorum
Sana yemin güzel gözlüm bir tek seni sevdim
Ve seni severek öleceğim, elveda birtanem…”

Genç adam şaşırmıştı. Onu tanıdığı günden beri ilk defa şiir alıyordu ve üstelik sabahın beşinde yazmıştı. Heyecanla onu aradı, telefonu yabancı bir ses açtı. Genç adam “Nalan’la görüşebilir miyim?” dedi. Ama karşıdaki ağlıyordu, hıçkıra hıçkıra hem de… “Ben onun annesiyim yavrum, kızım bu sabah intihar etti. Gece sabaha kadar birilerini arayıp durdu. Sabah odasının ışığını sönmemiş görünce girdim. Yavrum kendini asmıştı…”

Genç adam beyninden vurulmuşa döndü. Bir gün önceki mide ağrısının iki katını çekiyordu şimdi. Olduğu yere yığılıp kaldı. Birkaç ay sonra iki doktor konuşuyordu hastanede.. Doktorlardan biri diğerine karşıdaki hastanın durumunu soruyordu. Doktor yanıt verdi… “Haaa o mu? Üç ay önce getirdiler. Kendisi yüzünden bir kız intihar etmiş. O günden sonra cep telefonunu elinden hiç bırakmamış. Devamlı bir şeyler yazıp birine yolluyor. Geçenlerde merak ettim. O uyurken gönderdiğ numarayı aradım. Numara 3 ay önce iptal edilmiş. Gelen mesajlarda bir şiir var. Bu adam duygusal mı bilmem ama benim anladığım kadarıyla şiiri yazan çok duygusal biriymiş…”

Denizcinin Aşkı

Pazartesi, Haziran 15th, 2009

Oturduğu banktan kalktı, üzerindeki denizci üniformasını düzeltti ve şehrin büyük tren istasyonundaki insanları incelemeye koyuldu. Gözleri o kızı arıyordu, kalbini çok iyi bildiği, ama yüzünü hiç görmediği, yakasında gül olan o kızı. Ona olan ilgisi bundan on üç ay önce Florida’da bir kütüphanede başlamıştı. Raflardan aldığı bir kitabın içindeki yazıdan çok etkilenmişti. Kitaptan değil, sayfalardan birinin kenarında kurşun kalemle yazılmış minik notlardan.. Yumuşak el yazısı düşünceli bir ruhu ve insanın içine işleyen bir karakteri yansıtıyordu. Kitabın baş sayfasında, o kitabı en son okuyan kişinin ismini gördü: Bayan Hollis Maynell. Biraz zaman ve çaba sonunda adresini buldu. Bayan Maynell New York’ta yaşıyordu. Blanchard ona kendisini tanıtan ve mektup arkadaşı olmayı teklif eden bir mektup yazdı. Ertesi gün de İkinci Dünya Savaşı’na katılmak için Avrupa’ya doğru yola çıktı. Daha sonraki bir yıl bir ay boyunca birbirlerini mektuplarla tanıdılar. Her mektup kalplerine düşen bir sevgi tohumuydu sanki. Bir romantizm başlıyordu. Blanchard kızdan bir resmini istemişti, ama kız reddetti. Kendisini gerçekten önemsiyorsa nasıl göründüğünün ne önemi vardı?.Sonunda Blanchard’in Avrupa’dan dönüş günü geldi çattı. İlk buluşmalarını ayarladılar.. New York Tren İstasyonu’nda akşam saat tam 7′de.”Beni tanıman için” diye yazmıştı kız mektubunda, “Ceketimin yakasında kırmızı bir gül takılı olacak”.İşte saat tam 7′ydi ve Blanchard yüzünü daha önce hiç görmediği, ama kalbini sevdiği o kırmızı güllü kızı arıyordu.

Hikayenin gerisini Bay Blanchard’dan dinleyelim:

” Birden genç bir kızın bana doğru yürüdüğünü farkettim. İnce ve uzun boylu,dalgalı sarı saçları o güzel kulaklarının önünden omuzlarına düşmüş.. Çiçek rengi mavi gözlü. Dudaklarının ve çenesinin muntazam kıvrımları ve Kırmızı giysisiyle insana sanki Aşkı müjdeleyen bir kızdı. Ben de ona doğru yürümeye başladım. O kadar etkilenmiştim ki yakasında gül olup olmadığına bakmak aklıma bile gelmedi.Ona yaklaşınca, dudaklarında hafif bir gülümsemeyle bana ‘Benimle aynı yöne mi gidiyorsun, denizci?’ diye fısıldadı. Neredeyse kontrolsüz bir şekilde ona doğru bir adım daha attım, ve o anda Hollis Maynel’i gördüm. Kızın tam arkasında duruyordu. 40′ını çoktan geçmiş, grileşmeye başlamış saçlarını şapkasının altında toplamış.. Şişmana yakın, kısa boylu, kalın bilekli ayakları topuksuz ayakkabılara gömülmüş. Kafamı çevirdim,Kırmızı giysili kız hızla uzaklaşıyordu. Kendimi ikiye bölünmüş hissettim; arzularım kızı takip etmemi, ta içimden gelen bir istek ise ruhu bir yıldır bana eşlik eden kadınla kalmamı söylüyordu. İşte orada öylece duruyordu. Solgun, kırışık suratı kibar ve duygulu, gri gözleri sıcaktı. Çekinmedim. Beni tanımasını sağlayacak mavi deri ciltli kitabı ona doğru tuttum. Bu aşk olamazdı, ama, mutlaka değerli, belki aşktan da güzel, çoktan beri minnettar olduğum ve olacağım bir arkadaşlık gibi bir şey olabilirdi. Kadını selamladım, her ne kadar gizlemeye çalıştıysam da pek başaramadığım hayal kırıklığımı belli eden sesimle ‘Ben Teğmen John Blanchard, siz de Bayan Maynell olmalısınız. Sizinle buluşabildiğim için çok mutluyum. Sizi yemeğe götürebilir miyim?’ diye sordum. Kadının yüzüne bir gülümseme yayıldı: ‘Neden bahsettiğini bilmiyorum delikanlı’ dedi, ama şu az önce buradan geçen Kırmızı elbiseli kız bu kırmızı gülü yakama takmamı rica etti benden, ve eğer siz beni yemeğe davet edecek olursanız kendisinin sizi caddenin karşısındaki büyük restoranda beklediğini söylememi istedi. Dediğine göre bu bir çeşit sınavmış …”

Allahım Konus Benimle

Çarşamba, Haziran 10th, 2009

Bir gün, bir adam ellerini açıp yalvardı:
“Allahım! Konuş benimle!”

Tam o sırada bir çayırkuşu adamın bahçesinde
en son şarkısını söylüyordu. Ama adam çayırkuşuna
hiç kulak vermedi ve yakarmaya devam etti:
“Allahım! Benimle konuş!”

Az sonra hava aniden kapandı, gökgürültüsü
ve şimşekle birlikte kuvvetli bir yağmur başladı.
Fakat adam bunlara hiç aldırış etmedi,
yakarmaya devam etti:
“Allahım! Seni görmeme izin ver!”

O böyle yalvarırken, sağanak yağmur
sona ermiş ve güneş bütün ihtişamıyla ışıklarını
adamın evine kadar taşımaya başlamıştı.
Fakat adam bu manzaraya aldırış bile etmedi.
Her gün gördüğü birşey değilmiydi bu?
Yalvarmaya devam etti adam:
“Bana bir mucize göster Allahım!”

Böyle yalvarırken, yakınlardaki
evlerden birinden yeni doğmuş
bir bebeğin ağlayışları geliyordu kulağına
ama o bunu da farketmedi.
Üzüntüsünden ağladı, ağladı…
” Cevap ver bana Allahım!
Burada olduğunu bilmemi sağla!”

Tam o an, bir kelebek gelip
adamın koluna konmuştu.
Ama görmemekte, duymamakta
ve bilmemekte ısrar eden adam öbür eliyle
kelebeği iteleyip kovdu. Sonra da:
“Allahım!” Neden, neden bana hala
bir cevap vermiyorsun?”
diye ağlayıp, yakınmaya devam etti…