Sayfalar
Şubat 2012
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Oca    
 12345
6789101112
13141516171819
20212223242526
272829  

Archive for the ‘Saglik’ Category

Türkiye’de 10 kişiden 9′unun dişi çürük

Pazartesi, Şubat 6th, 2012

Türkiye‘de yapılan araştırmalara göre, 10 kişiden 9′unun ağzında çürük var” dedi.

10 kişiden 9’unun ağzında çürük var” dedi.

diş çürükleri ve diş eti hastalıklarının hayat kalitesini etkilediğini, çürüklerin dolaylı olarak mide, kalp ve damar hastalıkları  ile diş kaybından kaynaklı konuşma bozukluklarına yol açtığını bildirdi.

Çürüklerin besin tüketirken de vücudu etkilediğini ifade eden , “Doğru düzgün çiğnenmeyen lokmalar metabolizmamızı hızlı bir şekilde çalıştırarak midemizin gereğinden fazla asit üretmesine sebep olur. Dişler arasında bir çürük var ise mikroorganizmalar bu virüsler ile devamlı bir savaş halinde olur ve vücut direnci de gittikçe düşer. Normalde üşütmeyeceğimiz hafif bir rüzgarda, dişimiz çürük olduğu için hasta oluruz” diye konuştu.

Türkiye’de diş sağlıgı

istatistiklerinin kötü bir tablo ortaya koyduğunu dile getiren Kazazoğlu, “Türkiye’de yapılan araştırmalara göre, 10 kişiden 9’unun ağzında çürük var. Halkımızın düşüncesi, ’Nasıl olsa 32 tane dişimiz var, biri çürür ise diğerini kullanırız’. Fakat çekilen dişin yerini, başka bir diş dolduramıyor bu da vücudumuzda fonksiyon eksikliğine yol açıyor. Ayrıca eksik diş nedeniyle çenede kayma ve konuşma bozuklukları ortaya çakıyor. Tedavi edilmeyen diş çürükleri ve diş eti yıpranmaları şiddetli gaz ve ülser gibi mide rahatsızlıklarına sebep oluyor. Öte yandan eksik dişten ötürü kayma yapacak olan çene, migren ve baş ağrıları da ortaya çıkarabiliyor” diye konuştu.

-Diş beyazlatma-

diş beyazlatma konusuna da değinerek, bu işlemin kişisel estetik konularında popülerlik taşıdığını ifade etti.
şunları söyledi:

“Aynaya baktığınızda dişlerinizin renginin kötü olduğunu hissediyorsanız, gidin dişlerinizi beyazlatın. Ama diş beyazlatmak için bazı kriterler vardır. Zorunlu olarak diş beyazlatılması ilaç ve doğum lekelerinde yapılmalıdır. Yoksa dişiniz beyaz olduğu halde dişinizi beyazlattırıyorsanız, dişinize zarar veriyorsunuzdur. Dişleri beyazlatan ilaçların bir kısmı dişi çizerek beyazlatmakta ve dişleri yıpratmaktadır.”

Keyfi yapılan beyazlatmanın dişin organik yapısını bozduğunu da dile getiren Kazazoğlu, “Unutulmamalıdır ki, beyazlatma işlemi yapılmış bir diş öylece kalmaz, diş beyazlatması yapıldıktan sonra en az yılda bir kere tekrar bu işlemi uygulamak gerekir. Dişimizin sağlığı ve beyaz olması açısından yapılması gereken fırçalayıp bakteriyi uzaklaştırmaktır. Böylece artı bir işleme gerek kalmayacaktır” şeklinde konuştu.

marketlerde dişleri beyazlatma amacıyla satılan ürünlerin gelişigüzel kullanıldığı zaman dişler ve diş etleri için tehlike oluşturduğuna da dikkati çekerek, bu tip ürünlerin diş hekimi kontrolünde kullanılması gerektiğini söyledi…

Türkiyede 10 kişiden 9unun dişi çürük

 

Botoks ağrı yapar mı?

Çarşamba, Şubat 1st, 2012

Botoks yaptıranların 10 yıl sonra dayanılmaz ağrılar çekmeye başladığı ve bu sorunun ameliyatla çözülemediğine dair’ iddialara yanıt..

Botoksun bir toksin olduğunu ve saflaştırılarak zararsız hale getirildiğini belirten , normalde, beynin kaslara sinir yoluyla elektriksel uyarılar göndererek kasılmayı sağladığını, elektriksel uyarıların sinir kas birleşim yerinde bulunan bir madde aracılığıyla kaslara ulaştığını anlattı.

”Botulinum toksini, bu maddenin salgılanmasını durdurarak, uyarıların kasa  ulaşmasını ve buna bağlı olarak kaslarımızın kasılmasını önler. Böylece uygulanan bölgede geçici olarak kısmi bir felç oluşur” dedi.

İlk kez 1960′lı yıllarda şaşılık tedavisinde kullanılmak üzere denenen toksinin, son 15-20 yıldır milyonlarca kişinin tedavisinde kullanıldığını, 70′ten fazla ülkenin sağlık bakanlıklarınca onaylanmış bir ilaç olduğunu ve 10 yıldır da estetik amaçlı uygulandığını ifade etti.

günümüzde botulinum toksinin son derece güvenli laboratuvarlarda üretildiğini ve çok düşük dozlarda uygulandığını vurgulayarak, ”İlaç yalnızca uygulandığı bölgede etkili olmakta ve vücutta sistemik bir etkiye yol açmamaktadır. Tüm dünyada yüz binlerce hastanın tedavisinde kullanılmış botulinum toksininin kalıcı bir soruna yol açtığı hakkında bir bilgi yoktur. Botulinum toxin tip B ile ilgili ise henüz çok detaylı çalışma sonuçları bildirilmemiştir” diye konuştu.

Bu toksinin hemen herkeste güvenle kullanılabilecek, bilinen ciddi bir yan etkisi olmayan bir ilaç olduğunu, klinik çalışmaları bulunmamasından dolayı gebelikte kullanılmaması gerektiğinin altını çizen Ayhan, anne sütüne karışıp karışmadığı tam olarak kanıtlanamadığından emziren anneler için de uygun olmadığını söyledi.

Ayhan, toksinin, 12 yaşın altındaki çocuklarda, bazı kas hastalıklarında, antibiyotikler veya kalsiyum kanal blokörü ilaçları kullananlarda, kas gevşetici ve anestezik ilaçları alanlarda ve pıhtılaşma bozuklukları olanlarda da kullanılmaması gerektiğine dikkati çekti.

Prof. Dr. Ayhan, alındaki yatay çizgiler, iki kaş arasındaki dikey oluklar, gözlerin dış kenarında kaz ayağı şeklinde yayılan ince kırışıklıklar, burun kökündeki yatay çizgilenmeler, ağız çevresindeki ince kırışıklıklar, dudak köşelerindeki dik çizgilenmeler, çene ucundaki çizgilenmeler, boyunda uzunlamasına oluşan bantların botoksla geçici olarak ortadan kaldırılabildiğini ya da hafifletilebildiğini söyledi.

”BOTOKSUN, CİDDİ BİR YAN ETKİSİ BULUNMUYOR”
Ayhan’ın verdiği bilgiye göre, botoks herhangi ciddi bir alerjik reaksiyona yol açmadan istenildiği kadar tekrarlanabiliyor. Botoksun, ciddi bir yan etkisi bulunmuyor ve deneyimsiz kişilerin uygulamasına bağlı yan etkiler bile ilacın etkisi geçici olduğundan, genellikle 3 ay içinde tamamen düzeliyor.

Cilt kırışıklıklarını düzeltmek için kullanımı sonrasında nadir de olsa göz kapağı düşüklüğü, çift görme, uygulama alanında ufak morarma ve kızarıklıklar, alt göz kapağının sarkması gibi durumlar gözükebiliyor.

”GEÇİCİ DOLGU MADDELERİ TIBBİ OLARAK GÜVENİLİR”

Botoksun bir dolgu olmadığının altını çizen Prof. Dr. Ayhan, yüz kırışıklıkları için kullanılan yöntemlerden birinin kişinin kendisinden elde edilen yağ ve doku kokteyli enjeksiyonları ya da ticari olarak hazır bulunan kollajen veya hyaluronik asit enjeksiyonları olduğunu anlattı.

Enjekte edilen yağ, doku kokteyli, kollajen ve hyaluronik asit gibi dolgu maddelerinin etki mekanizmasının botokstan farklı olduğunu dile getiren Ayhan, ”Bunlar kırışıklıklar altında dolgunluk oluşturarak kırışıklıkları azaltır ve daha genç bir görünüm verirler. Kalıcı olan dolgu maddelerin kullanılmasının yan etkileri ve zararlarının olması sebebiyle günümüzde kullanılması hemen hemen sonlanmıştır. Haberlerde bahsedilen sorunlar, kullanılmaması gereken kalıcı dolgu maddelerinin yetkili ve uzman olmayan ve çoğunlukla doktor bile olmayan kişiler tarafından uygulanmasının sonucunda ortaya çıkmaktadır” dedi.

Geçici dolgu maddelerinin ise cilt kırışıklıklarının tedavisinde güvenle kullanılabildiğini vurgulayan Ayhan, bunların insan bağ dokusu içinde bulunan bir maddeden yapıldığını belirtti. Ayhan, ”Geçici dolgu maddeleri tıbbi olarak güvenilirdir. Bunların da etkisi botoks gibi geçicidir ve tekrar edilmesi gerekir” diye konuştu.

”FDA ONAYLI ÜRÜNLER KULLANILMALI”

geçici sentetik dolguların yan etkileri konusundaki ifadelerin, ”dolgunun kendisinden değil, etki süresinin uzatılmasında kullanılan kimyasal ajanlardan” kaynaklandığını belirtti.

Bu kimyasalların miktarı ve içeriğinin FDA tarafından detaylı olarak test edildikten sonra onaylandığını, güvenliğinin ve dozunun ayrıntılı olarak bildirildiğini söyledi.

Piyasada 100′ün üzerinde dolgu markası bulunduğuna, ancak bunların sadece 4 ya da 5′inin FDA onaylı olduğuna dikkati çeken, bunların birçoğunun CE belgeli ancak FDA onaylı olmadığını vurguladı.

”Hem estetik dermatolojiyle uğraşan hekimlerin hem de hastaların tüm tedavi yöntemlerinde olduğu kozmetik estetik uygulamalarda da FDA onaylı ürünleri kullanmaları onları deneyi yapılmamış ürünlerin sürpriz risklerden koruyacaktır” diye konuştu.

özellikle botoks uygulamalarında kişinin hoşlanmadığı bir sonuç ortaya çıkması halinde de geri dönüşün mümkün olduğunu belirterek, ”Olası tüm yan etkiler botoksun etkisi geçtiğinde tamamıyla ortadan kalkmaktadır. Botoks alanında uzman hekimlerce, doğru bir şekilde uygulandığında, çok basit ve oldukça güvenli bir kusur düzeltme, hastalığı iyileştirme ve güzelleşme yöntemidir” dedi…

Botoks ağrı yapar mı?

 

Cilt kanserinde erken tanı önemli

Pazartesi, Ocak 30th, 2012

Bütün kanser türlerinde olduğu gibi tehlikeli kanserlerinden biri olan cilt kanseri melanomda da erken tanı büyük önem taşıyor.

sıradan benlerle, içinde farklı ve olağan dışı bazı hücrelerin bulunduğu displastik nevüsün (displastik benler) farklı olduğunu söyledi.

Sıradan benlerin ”melasonit” adı verilen deri hücrelerinin gruplar halinde büyümesinden ibaret bir deri oluşumu özelliğini taşıdığını ve erişkinlerde ortalama 10-40 arasında sıradan benlerden bulunduğunu anlatan Prof. Dr. Alper, bu benlerin ortalama 5 milimetre çapında, net sınırlı, oval-yuvarlak, kubbemsi, tek renkli lezyonlar olduğunu söyledi.

Prof. Dr. Alper, displastik benlerin ise sıradan benlerden farklı görünümde ve genellikle 5 milimetreden daha büyük olduklarını, pembeden koyu kahverengiye değişen birkaç renk içerdiklerini anlattı.

Sınırları düzensiz olan bu benlerin çoğunlukla güneş gören bölgeler ve sırt gibi bölgelerin yanında, saçlı deri, kalça gibi güneş görmeyen yerlerde de ortaya çıkabildiklerini ifade eden Prof. Dr. Alper, ”Bir kişide 10′dan fazla displastik ben bulunabilir. Displastik benleri bulunanlarda genellikle sıradan benler de çok sayıdadır. Displastik benlerde melanom gelişebilir. Hiç displastik beni olmayanlara kıyasla 5′ten fazla displastik beni olanlarda melanom riski 10 kat fazladır. Ben sayısı arttıkça, risk de artar” dedi.

Prof. Dr. Alper, bu tür benleri olanların güneşten korunması, solaryumdan uzak durması ve benlerinde değişiklik fark ettiklerinde hemen doktora başvurması gerektiğini vurgulayarak, ”Bu benlerdeki renk değişikliği, büyüme-küçülme, yapısında, dokusunda değişiklik, kabuklanma, sertleşme, kabarma, kaşıntı ve sızıntı çok önemli uyarıcı değişiklikler olarak algılanmalı” diye konuştu.

VAKTİNDE MÜDAHALE TEDAVİ BAŞARISINDA ETKİLİ
Her bireyin mutlaka bir kez dermatoloğa başvurarak tüm benleri kontrol ettirmesinin önemine işaret eden Prof. Dr. Alper, ”Displastik benleri olanlar yılda 2 kez kontrole gitmeli. Özel görüntüleme yöntemleriyle doktoru benleri fotoğraflayacak ve her muayenede kıyaslayarak, değişimi en erken dönemde, daha kanserleşme olmadan fark edecektir. Ailesinde melanom olanlarda bu kontroller 3 ayda bir yapılmalıdır. Melanom çok tehlikeli ve hızlı ilerleyen bir deri kanseri türü olduğundan benlerin değerlendirmesi ve takibi mutlaka normal sağlık  kontrolü takviminde yer almalı. Nasıl check-up yaptırıyoruz, derinin de düzenli check-up’ı yapılmalı, bütün benler kontrol edilmeli” şeklinde konuştu.

Prof. Dr. Sibel Alper, melanom riskini artıran etkenlere yönelik soruya, ”Displastik benlerin varlığı, 50′den fazla sıradan ben olması, güneş ışınları ve güneş yanıkları, solaryum, kişinin kendisinde veya ailesinde deri kanseri öyküsü, açık ten, açık göz rengi, bağışıklık sistemini etkileyen bazı ilaçlar” karşılığını verdi.

Son yıllarda melanom sıklığının dünyada iki kat arttığını ifade eden Prof. Dr. Alper, bütün kanser türlerinde artış yaşandığını, ama güneşin zararlı etkilerinin bu türde çok önemli olduğunu, güneşin ”birikici” zararlı etkisinin çocuklukta başladığını, birikerek belli bir yaştan sonra tahribatının ortaya çıktığını anlattı.

Prof. Dr. Alper, melanom tedavisindeki son gelişmelere ilişkin soruya, ”Dünyada birçok tedavi, kişiye özel tedaviye kaydı. Melanomla ilgili de böyle. Kişinin genetiğine, bağışıklık sistemine bakılıyor. Buradaki en önemli konu erken tanı. Çünkü derinin diğer kanserlerinin aksine, melanom hızlı ilerliyor” yanıtını verdi.

BENLERİN ÇIKARILMASI TEHLİKELİ Mİ?

Prof. Dr. Sibel Alper, her benin çıkarılmasının gerekmediğini ancak riskli benlerin cerrahi yöntemle çıkarılmasından da çekinmemek gerektiğini, böyle bir yol izlenmesinin zaten henüz kanser ortaya çıkmadan yok edilmesi anlamına geldiğini söyledi.

Halk arasında ”benlere dokunulmaz” gibi bir algı olduğunun hatırlatılması üzerine Prof. Dr. Alper, ”Bu algı yanlış. Alınması gerekiyorsa alınmalı. Dikkat edilmesi gereken cerrahi mücadele  dışındaki yakmak, başka uygulamalar yapmaktır, bu risk yaratır. Yoksa cerrahi olarak çıkarılmalarında hiçbir sakınca yok” diye konuştu.

Prof. Dr. Alper, kişinin kendi derisini muayene etme yönteminin dünyada çok önerilen bir yöntem olduğunu belirterek, ”Ayna karşısında kişi benlerini tanımalı, değişiklikleri gözlemlemeli” dedi.

Kişilerin estetik  kaygılarla benlerini aldırabildiğinin hatırlatılması üzerine Prof. Dr. Alper, ”Et benleri, yani saplı benler tehlikesiz benler. Kişi görüntü olarak rahatsız oluyorsa alınsa da olur, alınmasa da olur. Et benleri zaten gerçek ben değil, doku büyümesidir” şeklinde konuştu…

Cilt kanserinde erken tanı önemli

 

Mideyi yoran beslenme hataları

Cumartesi, Ocak 28th, 2012

Bilimsel araştırmalar, beslenmenin ülser hastalığı üzerinde doğrudan etkisinin olmadığını gösteriyor. Ancak kişi ülser hastasıysa, beslenme hataları hastalığın şiddetlenmesine neden olabiliyor.

Demli çay ve bol kahve içmek, uzun süre aç kalmak, sigara kullanmak, hızlı yemek, acılı-baharatlı yemekler tüketmek, çok tuzlu gıdalarla beslenmek… Bunlar ülser hastalarının en çok yaptığı ve hastalığın seyrini olumsuz etkileyen hatalar.

ülser hastalarının sıklıkla yaptığı bu hataları hakkında şunları söyledi: “Çay ve kahve mide asit salgısını artırıyor, sindirim güçlüğüne neden olabiliyor. Bu nedenle ülser hastalarına gün içinde çok fazla miktarda demli çay ve kahve tüketmeleri önerilmiyor. Eğer çok istiyorsanız günde en fazla 2-3 bardak açık çay tüketilebilirsiniz. Bunların yerine ıhlamur, elma gibi bitki-meyve çaylarını tercih etmenizde fayda var.

UZUN SÜRE AÇ KALMAK MİDE ASİDİNİ ARTIRIYOR

Gün içinde çok uzun süre bir şey yemezsek, ara öğünlerde besin tüketmezsek, “kurt gibi acıktım” diyerek yiyecek tüketimini abartırız. Ülser hastasıysanız uzun saatler aç kalmamaya özen gösterin. Çünkü aç kalmak, öğün aralarının uzun olması mide asit salgısını artırıyor. Buna neden olmamak için küçük porsiyonlar halinde 2-3 saat aralıklarla bir beslenme planı oluşturmak gerekir.

AÇ KARNINA SİGARA MİDE KANAMASINI TETİKLİYOR

Sigara içmek asit ve pepsin salgılanmasını ve mide hareketlerini artırıyor. Özellikle aç karına içilen sigara mide kanaması ve ülseri tetikliyor. Tedaviden sonra sigara içmek de ülserin nüks etmesine neden olabiliyor.

YAVAŞ YEMEK MİDEYİ KORUYOR

Hızlı yemek yendiğinde besinler iyi çiğnenmeden mideye gönderiliyor. Çiğneme, mukus ve tükürük salgılanmasına neden oluyor ve bu maddeler de mide asidine karşı mukozayı koruyor. Bu nedenle yemeklerinizi yavaş yavaş ve iyi çiğneyerek tüketmelisiniz.

ACI VE BAHARAT MİDE DUVARINDA ÖDEME YOL AÇIYOR

Bazı kişiler için acısız baharatsız yemeğin tadı olmaz. Kendilerini yemek yemiş gibi hissetmedikleri gibi doyduklarını da düşünmezler. Ancak ülser varsa, acı ve baharat sevdasından ne kadar kısa zamanda vazgeçilirse o kadar iyi. Çünkü kırmızı pul biber, karabiber ve isot gibi acı baharatlar mide duvarında ödem ve harabiyete neden olarak pepsin salgısını, yani mide asidini artırıyor.

ÇOK TUZLU YEMEK DE ÜLSERİN DÜŞMANI

Bazı bağımlılıklarımızdan vazgeçmek bizler için oldukça zor olabiliyor. Tuz da bunlardan biri. Yemeğin içinde yeterli miktarda tuz olsa da, tabağımıza aldığımızda sanki tatsızmış gibi gelebiliyor. Ancak tuz da ülserin düşmanlarından. Çünkü tuz gasrtik mukozayı olumsuz yönde etkilediği için normal sınırlarda, örneğin günde 6 gram kadar tüketilmeli, tuzlanmış–salamura besin tüketimi de sınırlandırılmalı.”

ÜLSERİNİZ HAFİFSE BUNLARI YİYEBİLİRSİNİZ

Ülser hastalarının beslenmesinde hastalığın derecesinin önemli olduğunu vurgulayan Müge Özyurt Şafak, bu hastalarda hastalığın şiddetine ve derecesine göre beslenme düzeni yapıldığını belirtiyor. Şafak, hastalığın hafif seyrettiği kişilere şu önerilerde bulunuyor:

- Çay ve kahve tüketimini sınırlayın.
- Yağda kızarmış etler, yağlı-salçalı yemekler, sucuk, pastırma, sosis gibi şarküteri ürünlerinden kaçının.
- Baharatlı yiyecekler ve gazlı içecekleri tüketmeyin.
- Gaz yapmayan sebze ve meyveleri (fasulye, ıspanak, kabak, bamya, elma, muz gibi) tercih edin.
- Günde bir bardak süt, bir kâse yoğurt ve 1-2 dilim az tuzlu beyaz peynir yiyebilirsiniz. Bunun dışında ızgara veya haşlama et, tavuk, balık ve hindiyi rahatlıkla tüketilebilirsiniz.

ÜLSER AĞIR SEYREDİYORSA BUNLARI YAPIN

eğer ülser daha ağır seyrediyorsa az posalı, az yağlı, gaz yapmayan, sulu ve yumuşak besinlerin tercih edilmesi gerektiğini söylüyor. İyi pişmiş ve gaz yapmayan sebze yemekleri olarak bilinen havuç, patates, kabak ve fasulyenin yanı sıra çok hafif olması nedeniyle komposto da tüketilmesi öneriliyor. Et suyu ile hazırlanmış çorbalardan uzak durulması, bunun yerine yayla, şehriye gibi çorbaların tercih edilmesi de çok yararlı. Hastalığın ağır seyrettiği kişilerde kurubaklagiller, esmer ekmekler ve bulgurun, gaz yapıcı etkisi nedeniyle tercih edilmemesi gerekiyor…

Mideyi yoran beslenme hataları

 

Lazerle katarakta son

Cuma, Ocak 27th, 2012

Lazerle katarakt ameliyatlarında hasta çok kısa sürede iyileşerek günlük hayatına dönebiliyor.

Uzun zamandır katarakt hastalığından kurtulmak için bıçak altına yatmak gerekmiyor, lazer yeterli oluyor. Türkiye’de de lazerli katarakt operasyonları yaygın.

Göz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Kazım Devranoğlu, lazerin bıçaklı katarak tedavisini tamamen bitireceğini söyledi.

Devranoğlu, “Eski teknolojide göze giriş için bıçaklar kullanılıyordu. Yeni teknolojide bıçak kullanmıyoruz, bunu lazer yapıyor. İkinci aşama göz merceğinin ön zarının alınması işlemi yine biz onu özel pensetlerle yapıyorduk. Bunu da artık lazer yapıyor. Kataraktı göz içinde ses dalgalarıyla parçalıyorduk şimdi bunu da lazer yapıyor” dedi.

Lazerli operasyonun birçok avantaj sağladığını belirten Dr. Devranoğlu, komplikasyon riskinin ise minimum olduğunu söyledi. Devranoğlu yöntemin avantajları hakkında şu bilgiyi verdi:

“Ultrason enerjisi yeni sistemde yüzde 50 daha az kullanılıyor. Böylelikle çevre dokulara vereceği zararı azaltmış oluyor. Yeni teknolojinin sağlayacağı avantajlardan biri de göz içinde mercek yerleştirdiğimiz o yuvanın çok hassas olarak hazırlanması. Bu yuva çok hassas olarak hazırlanırsa göze kullanacağımız mercekler çok daha hassas bir şekilde yerleşeceği için operasyon  başarısı artacaktır.”

Lazerli katarakt operasyonunun önemli bir özelliği de hastanın çok kısa sürede günlük hayatına dönebilmesi…

Lazerle katarakta son


“Mide beyni” obezite nedeni

Perşembe, Ocak 26th, 2012

Araştırmaya göre çok yağlı ve şekerli beslenme tarzı, 100 milyondan fazla sinir hücresinin bulunduğu sindirim sistemindeki ‘ikinci beyni’ olumsuz etkiliyor.

Obezitenin, “mide beyninin” gelişim bozukluğundan kaynaklanıyor olabileceği belirlendi.

çocukken yağlı yiyecekler ve şekerli içecekler tüketmenin sindirim sistemindeki sinir hücrelerinin gelişimine zarar verdiğini gösterdi.

“The Journal of Physiology” dergisinde yayımlanan araştırma, çok yağlı ve şekerli beslenme tarzının sindirim sisteminin çevresindeki 100 milyondan fazla sinir hücresinin bulunduğu karındaki “ikinci beyni” olumsuz etkilediğini ortaya koydu. Bilimciler, bu tür beslenme şekliyle fareleri obez hale getirdi.

Bu beslenme tarzının, sinir hücrelerinin bir bölümünün doğal olarak kaybolmasını engelleyerek, farelerin “ikinci beyninin” doğal gelişim sürecini değiştirdiği görüldü.

TOKLUK HİSSİNİ AZALTIYOR, YEME EMRİ VERİYOR

Moriez, çok yağlı ve şekerli besinler tüketmenin sindirim borusunun yetişkinlik dönemine uygun beslenme tarzına alışmasını engellediğini, sindirim borusunun “yaşlanmayarak” hayatın maksimum besin alımına uygun dönemindeki şekliyle kaldığını açıkladı.

Araştırmacılara göre, “ikinci beyin” besinlerin geçişinin hızlandırılması emri veriyor, bu da tokluk hissinin azalmasına ve daha fazla besin alma isteğinin artmasına yol açıyor.

Araştırma sonuçlarının, obezitenin anlaşılmasına ve sindirime bağlı hastalıkların önlenmesine ışık tutabileceği vurgulandı…

Mide beyni obezite nedeni

 

Hipotiroidi kalbi de vuruyor

Çarşamba, Ocak 25th, 2012

Tedavi edilmeyen hipotiroidi; kalpte büyüme, kalp yetmezliği, hipertansiyonve damar sertliği gibi ciddi sorunlara da yol açabilir.

Tiroit hormonlarının azalması sonucu gelişen bir hastalık olan hipotiroidi yeni doğan döneminden ileri yaşa kadar her zaman ortaya çıkabiliyor. Kadınlar bu hastalığa erkeklerden 4-8 kat daha fazla yakalanma riski taşıyor. Kadın hormonları olan östrojen ve progesteronun etkisi olabileceğine dair şüpheler olsa da, bu hastalığın kadınlarda neden daha fazla görüldüğüne dair kesin bir kanıt yok.

İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Yaser Süleymanoğlu, yaşam boyu süren hipotiroidi hastalığının mutlaka tedavi edilmesi gerektiğine dikkat çekerek, “Hastalık tedavi edilmezse tiroit eksikliğine bağlı gelişen metabolik sorunların devam etmesi sonucunda, kalpte büyüme, kalp yetmezliği, pıhtı oluşumu,hipertansiyon ve damar sertliği gibi ölümcül tablolar ortaya çıkabiliyor’ dedi.

KALP KASININ KASILMA GÜCÜ AZALIYOR

Tiroit hormonu eksikliğinde kalp hızında yavaşlama ve kalp kası gücünde azalma görülüyor. Zamanla kalp kası ve kalp büyümesi gelişiyor. Bu durumda klasik bir kalp yetmezliği hastası gibi hipertansiyon ve damar sertliği gelişiyor. Damar sertliği gelişmesinin bir diğer nedeni ise hipotiroidi hastalığına bağlı yükselen kolestrol ve trigliserid seviyeleri.

Bu durum genelde uzun yıllar tanısız kalan hipotriodi hastalarında gözüküyor. Günümüzde bu sorun sık rastlanmasa da, uzun süre hipotiroidi durumunda kalmış olan hastalarda ortaya çıkabiliyor. Kalp yetersizliği ilk ve başlangıç döneminde saptanırsa tedaviden sonra kısa sürede düzelebiliyor. Ancak uzun süren hipotiroidi hastalığında geç kalınmış olabiliyor.

N SIK GÖRÜLEN NEDENİ HASHİMOTO HASTALIĞI

Tiroit hormonu yetersizliğine en sık Hashimoto olarak bilinen tiroit bezinin bir iltihabi hastalığı neden oluyor. Oluşum mekanizması henüz net olmayan, ancak bağışıklık sistemindeki bir bozukluk sonucu ortaya çıktığı düşünülen Hashimoto hastalığında tiroit bezi nedeni bilinmeyen bir şekilde küçülüyor ve bunun sonucunda hormon üretimi zamanla azalıyor.

İYOT NE EKSİK, NE DE FAZLA ALINMALI

İyot eksikliği ise Hashimato hastalığını tetikleyen en önemli nedeni oluşturuyor. Tiroit hormonu üretimi için gerekli olan iyodun her gün yeteri kadar besin ve su ile alınması gerekiyor. Çünkü iyot eksikliğinde tiroit hormonları yeteri kadar üretilmiyor. Aynı zamanda aşırı iyot tüketimi de tiroit bezini zehirleyebiliyor. İyot yüksek miktarda deniz ürünlerinde bulunuyor. Çocukluk döneminde 6 yaşa kadar günde 90 mikrogram ve 6-12 yaş arasında da 120 mikrogram almak gerekiyor. Genç erişkinlerde ve erişkinlerde bu rakam günde 150 mikrograma yükseliyor. Hamilelerde ve emzirme sırasında ise günde 200 mikrogram almak gerekiyor. Bunun için haftada 2 gün balık veya deniz ürünleri, 2 gün tavuk eti, haftada ortalama 4 yumurta ve günde 2 kibrit kutusu kadar beyaz peynir tüketmeli. Balık yağı takviyesi ve iyotlu tuz kullanmak eksikliği gideriyor.

DİĞER NEDENLERİ NELER?

• Graves hastalığı gibi zehirli tiroit sorunlarında uygulanan radyoaktif iyot tedavisi tiroit bezinde hasar oluşturabildiği için tedaviden birkaç ay sonra veya ilk yıl içinde hipotioidi gelişebiliyor.

• Tiroit bezi iltihabı geçiren hastaların bir kısmında tiroit bezi hücrelerindeki hasar düzelmiyor ve hormon üretecek olan hücreler yok olduğu için kalıcı hipotiroidi, yani tiroit yetmezliği ortaya çıkabiliyor.

• Tiroit ameliyatı olanlarda tiroit bezinin ameliyatla bir kısmı veya tamamı çıkarıldığı için tiroit hormonu yapacak olan hücreler azalıyor veya tümüyle ortadan kalkıyor. Bunun sonucunda da hormon azlığı ve tiroit yetmezliği ortaya çıkıyor.

• Sistemik hastalıklarında kullanılan bazı ilaçlar da hipotiroidi yapabiliyor.

• Kanser nedeniyle baş ve boyuna bölgesine uygulanan ışın tedavisi (radyoterapi) sonrasında hastaların 1/3’ünde hipotiroidi gelişebiliyor.

• Beyinde bulunan hipofiz bezinin hastalıklarında TSH üretiminde sorun olursa santral hipotiroidi gelişebiliyor.

• Aşırı flor ve klor içeren su içmek, şişmanlık ile sigaratüketimi de hipotiroidi hastalığını tetikliyor.

BELİRTİLER HASTALIĞIN ŞİDDETİNE GÖRE DEĞİŞİYOR

Hipotiroidin belirtileri çok değişken oluyor ve hastalığın şiddetine göre değişiyor. Ayrıca birçok hastada hiçbir yakınmaya yol açmayabiliyor.

• Halsizlik, çabuk yorulma, hareketlerde yavaşlık,

• Depresif bir hal ve mutsuzluk,

• Soğuk ortamlara tahammülsüzlük,

• Ellerde ve ayaklarda ödem,

• Terlemenin azalması,

• Ses kısıklığı,

• Kabızlık,

• Anormal kilo artışı, iştah fazlalığı,

• Unutkanlık, konsantrasyon azalması,

• Erkelerde ergenlik gecikmesi,

• Kadınlarda adet azalması veya yokluğu.

İLAÇ TEDAVİSİYLE T4 HORMONU EKSİKLİĞİ GİDERİLİYOR

Vücutta T4 hormonu yetersiz olduğunda dışarıdan verilen ilaç tedavisiyle bu eksiklik gideriliyor. Ancak hipotiroidinin geçici değil, ömür boyu tedavi edilmesi gereken bir hastalık olduğunu belirten İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Yaser Süleymanoğlu şunları söylüyor:

“Bu nedenle ilaç tedavisine doktorun önerdiği şekilde ömür boyu devam etmek gerekiyor. Tiroit ilacı başladıktan 2 hafta sonra şikayetlerde düzelme başlıyor. İlaç düşük dozlarda başlanıyor ve kısa sürelerle artırılarak, genelde 5-6 haftada bir, TSH hormonu normale dönünceye dek doz ayarlanıyor. Hamilelerde, yaşlılarda, koroner kalp hastalığı olanlarda hipotiroidi varsa daha sık kontrol gerekiyor. Bunun nedeni ise tiroit içeren hormon ilaçlarının kalbin daha hızlı çalışmasına neden olmaları. Bu yüzden ilaç ayarlanmasının iyi yapılması gerekiyor.”

Hipotiroidi kalbi de vuruyor

Kalbi vuran genin sırrı çözülüyor

Salı, Ocak 24th, 2012

Genlerin doğuştan kalp hastalıklarındaki rolünü araştıran bilim adamları, embriyo oluşumu sırasında aktivitesi doğru zamanda sona ermeyen bir geni bu hastalıklardan sorumlu tutuyor.

yaşamın ilerleyen yıllarında hastalığa neden oluyor.

Tespit edilen genin “aktif” olarak bırakıldığı farelerin görünürde sağlıklı dünyaya geldikleri ancak daha sonra kalp kası sorunları yaşadıkları görüldü.

Uzmanlar, gelecekte genetik müdahale yoluyla kalp sorunlarının çözülebileceğini belirtiyor.

İnsanlar yaşam boyu aynı genleri taşısalar da; çevrenin etkisi,beslenme biçimi ya da ana rahmindeyken annenin sağlığı gibi faktörlerin bu genlerin aktivitesini etkileyebildiğini ve bunun da yaşamın ilerleyen dönemlerinde çeşitli hastalıklara yol açtığını gösteren kanıtlar giderek artıyor.

San Francisco Gladstone Enstitüsü uzmanları, iki gene odaklanarak bu genlerin kardiyomiyopati (kalp yetmezliğine neden olan kalp kası bozukluğu) oluşumundaki etkilerini inceledi.

TANI VE TEDAVİDE ÖNEMLİ ADIMLAR ATILACAK

Bilim adamları, embriyonun kalbinin gelişmesinde önemli bir rol oynayan Six1 ve ihtiyaç kalmadığında genlerin “kapanmasını” sağlayan Ezh2 genleri izlendi. Araştırma sonucunda, genlerin doğru zamanda “kapanmasının”, normal kalp gelişiminde hayati bir rol oynadığı belirlendi.

Dr. Paul Delgado-Olguin, “Six1 geninin normalden uzun bir süre aktif kalmasının, diğer genleri de etkilediğini ve bunun da kalbin oluşumunda bozukluklara neden olduğunu” kaydetti.

Uzmanlar bu araştırmanın, doğuştan gelen kalp hastalıklarının tespitinde ve tedavisinde önemli bir adım olduğunu belirtiyor…

Kalbi vuran genin sırrı çözülüyor

 

Kemoterapisiz kanser tedavisi

Pazartesi, Ocak 23rd, 2012

5. Hematolojide Yeni Eğilimler Sempozyumuna katılan uzmanlar, kemik iliği kanserlerinden olan multipl myelom tedavisinin bazı hastalarda kemoterapi kullanılmadan yapılabildiğini söyledi.

5. Hematolojide Yeni Eğilimler Sempozyumunda lenfoma, lösemi, multipl myelom ve kemoterapisiz kanser tedavisi gibi kan kanserlerindeki son gelişmeler ele alındı.

Miyeloma konusundaki çalışmalarıyla bilinen Dr. Brian Durie, geç fark edilen kemik  iliği kanserlerinden biri olan multipl myelom tedavisinin artık kemoterapi kullanılmadan yapılabildiğini söyledi. Dr. Brina Druie “Bu çok yeni bir gelişme. Kemoterapi halkın algıladığı anlamda gerçekten toksik ve rahatsız edici bir şey. Kemoterapi yerine kullandığımız hedefi vuran akıllı ilaçlar var. Ve bunlar daha biyolojik etki gösteren, hastalığı kontrol altına alan ve bu hastalıkları kronik hastalıkmış gibi bir takip yoluna sokan ilaçlar. Son 10 yılda bu alanda büyük gelişmeler oldu” dedi.

HASTAYA GÖRE KEMOTERAPİ

henüz tüm hastalar için ‘kemoterapi uygulanmıyor’ diyebilmenin mümkün olmadığını belirtti. Prof. Ferhanoğlu, “Şüphesiz artık başlangıçta kemoterapiden, hedefi bulan ilaçlara geçtiğimizi söyledik. Hala hematolojik kanserlerin en az yüzde 70-75’inde kemoterapi kullanıyoruz. Kemoterapinin son derece etkili olduğu alanlar var. Ama kişiden kişiye kemoterapiden, hedefi vuranlara geçtiğimiz koşullarda var. Bu nedenle hastanın, ‘bana niye kemoterapi yapılıyor’ endişesiyle ilacı barıkmasında değil, hekimiyle bu olayın detayını konuşmasında yarar var. Yani buradan ‘artık kemoterapi uygulanmıyor’ mesajını da çıkarmamalı” dedi.

GENETİĞE UYGUN TEDAVİ

Sempozyum eş başkanı Doç. Dr. Mustafa Çetiner de her insanın genetiğinin farklı olduğunu ve artık tedavinin bu genetiğe göre belirlendiğini söyledi. Doç. Dr. Çetiner “Hepimizin genetiği farklı. Araştırdıkça tedavi seçeneklerinin inanılmaz bir şekilde değişebildiğini görüyoruz. Yani biz artık hastalıklarla ilgili çok genel açıklamalarda bulunmaktan sakınıyoruz. Eski doktorlar “hastalık yok, hasta vardır” derlerdi. Bu kadar uğraştıktan sonra bizim yıllar sonra geldiğimiz nokta bu oldu” diye konuştu.

KANSERİ YENENLERİN TALEPLERİ DEĞİŞİYOR

Tedavilerle insanların yaşam sürelerinin de uzadığını belirten Doç. Dr. Çetiner “Eskiden hastaları tedavi ettiğimizde her şeyin bittiğini zannederdik. Ama şimdi yaşam süresi uzayınca anlıyoruz ki bizim fiziksel olarak hastalığı tedavi etmemiz yetmiyor. Örneğin acil durumda, hastalığın ilk dönemlerinde çocuk sahibi olmayı düşünmeyen, ‘şundan bir kurtulayım bana yeter’ diyen insanlar, 5-10 yıl sonra karşımıza bambaşka taleplerle gelmeye başladı. Eski hayatlarını olduğu gibi bizden geri istiyorlar artık. Bu onkolojide yeni bir dönemin de başlangıcı aslında” dedi…

Kemoterapisiz kanser tedavisi

Stres epilepsi nöbetini tetikliyor

Pazartesi, Ocak 23rd, 2012

Enfeksiyon, yüksek ateş, aşırı alkol kullanımı, uykusuzluk ve yoğun stres epilepsi nöbetlerine yol açabilir.

Beyin, milyarlarca sinir hücresi, bunların uzantıları ve aradaki destek dokulardan oluşuyor. Her sinir hücresi elektrik  akımı üretme ve bunu diğer hücrelere iletme yeteneğine sahip.

Epileptik nöbet veya atağı, “Yaygın beyin hücrelerinin anormal ve aşırı aktivitesi sonucu ortaya çıkan geçici klinik olaylar” olarak tanımlayan Nöroloji Uzmanı Dr. Özgül Esen Öre, her yaş grubunda görülebilen epilepsinin en çok yaşlılarda ve çocuklarda ortaya çıktığını belirtti. Öre, hastalığın mekanizmasını şöyle anlattı:

“Epileptik nöbetler ya da ataklar genellikle kısa sürelidir, beynin etkilenen bölgesine göre farklı şekilde görülür. Epilepsi, tekrarlayan nöbetler hastalığıdır. Nöbet geçiren her insan epilepsi hastası değildir. Epilepsi tanısı, tekrarlayan 2 ya da daha fazla nöbet hikâyesi olan hastada nöroloji uzmanı tarafından yapılan çeşitli araştırma ve tetkikler sonrasında konulabilir. Epilepsi hastalığı dünyada yüzde 1 oranında görülmektedir. Kadın ve erkeklerde görülme oranı eşittir. Epilepsi nöbetleri her yaşta görülebilir fakat sıklıkla çocuklar ve yaşlılar etkilenir.”

NÖBETLER KİŞİDEN KİŞİYE FARKLILIK GÖSTERİYOR

Epilepsi nöbetlerinin değişik türleri mevcut. Hastalıkta 40’ın üzerinde nöbet tipi tanımlandığını söyleyen Dr. Öre, “Buna rağmen herkesin geçirdiği nöbet kendine özgü bazı farklılıklar gösterebilir. Bu durum bazı hastalarda epilepsi tanısının konulmasını güçleştirir, tanı konması uzun yıllar alabilir. Gelişen tanı yöntemleri sayesinde epilepsi tanısı daha kolay ve doğru konulabilmektedir. Epilepsi nöbetleri; “parsiyel” (beyinde bir bölgeye sınırlı başlayan nöbetler) ve “jeneralize” (beyinde yaygın olarak başlayanlar) olarak iki çeşittir. Ne tür nöbet olduğunun bilinmesi büyük önem taşımaktadır. Çünkü bu hangi epilepsi ilacının daha etkili olacağı konusunda yol göstericidir” dedi.

ERGENLİK ÇAĞINDA EPİLEPSİYE DİKKAT
“Epilepsi nöbetleri hayatın herhangi bir döneminde başlayabilir. Epilepsi hastalarının dörtte üçünde 20 yaşından önce, özellikle de ilk üç yaş içinde ve ergenlik çağına yakın zamanlarda görülür. Epilepsi kalıtsal bir hastalık değildir. Epilepsi hastalığı anne-babadan çocuğa geçmez fakat bazı ailelerde epilepsi gelişme eğilimi daha fazladır” diyen Öre, epilepsi oluşumu için ayrıca bunu tetikleyecek bir takım  dış faktörlerin de bulunması gerektiğini söyledi.

EPİLEPSİ NÖBETLERİNİN NEDENLERİ

Olguların yarısından fazlasında bir neden saptanmadığını vurgulayan Dr. Öre, diğer bilinen nedenler ise şöyle özetledi:

• Doğum öncesi veya sonrasındaki enfeksiyonlar, doğum travmaları, beynin oksijensiz kalması,
• Santral sinir sistemi enfeksiyonları,
• Kazalar,
• Beyin tümörleri,
• Beyin kanaması veya damar tıkanıklığı (serebrovasküler hastalıklar)
• Aşırı alkol tüketimi
• Uykusuzluk
• Enfeksiyon, yüksek ateş,
• Yoğun stres,
• Uzun süreli bilgisayar oyunları ve parlak ışıklara maruz kalmak.

HASTA ÖYKÜSÜ TEŞHİSTE ETKİN ROL OYNUYOR

Epilepsi tanısı konurken hasta ve yakınlarının verdiği bilgiler çok önemli. Bazı durumlarda tek başına nöbet öyküsü ile teşhis konulabiliyor. Ayrıca kısa süreli EEG (elektroensefalografi), uyku  EEG’si, kraniyal görüntülemeler ve kan tahlili ayırıcı tanı yapmak açısından gerekli oluyor.

DÜZENLİ İLAÇ  KULLANIMI ÖNEMLİ

Epilepsi tedavisinde en önemli nokta, nöbetleri durdurmak için seçilen ilaçların düzenli ve dikkatli kullanımı. Her beş hastanın dördünde, uygun ilaç seçilip yeterli dozda kullanıldığında nöbetlerin durduğunu belirten Nöroloji Uzmanı Dr. Özgül Esen Öre, tedavi sürecine ilişkin de şu bilgileri verdi:

“Genellikle tek bir epilepsi ilacı ile tedaviye başlanır. Doz yavaş yavaş artırılır. Eğer ilaç yetersiz kalırsa ikinci bir ilaç tedaviye eklenir veya ilaç değiştirilebilir. Her anti epileptik ilacın etki mekanizması farklı olduğundan hastanın nöbet tipine uygun olarak ilaç seçilir. Düşük dozla başlanarak yavaş yavaş artırılır. Bu arada ilacın kan düzeyi, belirli aralıklarla da yan etkilerini izlemek için kan tahlilleri incelenir. Bu dönemde hastanın doktoru ile sıkı irtibatta olması gerekir. İlaca bağlı en sık yan etkiler uyku hali, baş dönmesi ve dengesizliktir. Birkaç hafta içinde bu etkiler kaybolur. Epilepsi bazı tipleri dışında süreğen bir hastalıktır. ömür  boyu ilaç tedavisi gerekli olabilir. Bu nedenle hastanın mutlaka bir nöroloji uzmanı tarafından düzenli olarak takibi önerilir.”

Stres epilepsi nöbetini tetikliyor