Sayfalar
Şubat 2012
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Oca    
 12345
6789101112
13141516171819
20212223242526
272829  

Archive for the ‘Saglik’ Category

Kemoterapisiz kanser tedavisi

Pazartesi, Ocak 23rd, 2012

5. Hematolojide Yeni Eğilimler Sempozyumuna katılan uzmanlar, kemik iliği kanserlerinden olan multipl myelom tedavisinin bazı hastalarda kemoterapi kullanılmadan yapılabildiğini söyledi.

5. Hematolojide Yeni Eğilimler Sempozyumunda lenfoma, lösemi, multipl myelom ve kemoterapisiz kanser tedavisi gibi kan kanserlerindeki son gelişmeler ele alındı.

Miyeloma konusundaki çalışmalarıyla bilinen Dr. Brian Durie, geç fark edilen kemik  iliği kanserlerinden biri olan multipl myelom tedavisinin artık kemoterapi kullanılmadan yapılabildiğini söyledi. Dr. Brina Druie “Bu çok yeni bir gelişme. Kemoterapi halkın algıladığı anlamda gerçekten toksik ve rahatsız edici bir şey. Kemoterapi yerine kullandığımız hedefi vuran akıllı ilaçlar var. Ve bunlar daha biyolojik etki gösteren, hastalığı kontrol altına alan ve bu hastalıkları kronik hastalıkmış gibi bir takip yoluna sokan ilaçlar. Son 10 yılda bu alanda büyük gelişmeler oldu” dedi.

HASTAYA GÖRE KEMOTERAPİ

henüz tüm hastalar için ‘kemoterapi uygulanmıyor’ diyebilmenin mümkün olmadığını belirtti. Prof. Ferhanoğlu, “Şüphesiz artık başlangıçta kemoterapiden, hedefi bulan ilaçlara geçtiğimizi söyledik. Hala hematolojik kanserlerin en az yüzde 70-75’inde kemoterapi kullanıyoruz. Kemoterapinin son derece etkili olduğu alanlar var. Ama kişiden kişiye kemoterapiden, hedefi vuranlara geçtiğimiz koşullarda var. Bu nedenle hastanın, ‘bana niye kemoterapi yapılıyor’ endişesiyle ilacı barıkmasında değil, hekimiyle bu olayın detayını konuşmasında yarar var. Yani buradan ‘artık kemoterapi uygulanmıyor’ mesajını da çıkarmamalı” dedi.

GENETİĞE UYGUN TEDAVİ

Sempozyum eş başkanı Doç. Dr. Mustafa Çetiner de her insanın genetiğinin farklı olduğunu ve artık tedavinin bu genetiğe göre belirlendiğini söyledi. Doç. Dr. Çetiner “Hepimizin genetiği farklı. Araştırdıkça tedavi seçeneklerinin inanılmaz bir şekilde değişebildiğini görüyoruz. Yani biz artık hastalıklarla ilgili çok genel açıklamalarda bulunmaktan sakınıyoruz. Eski doktorlar “hastalık yok, hasta vardır” derlerdi. Bu kadar uğraştıktan sonra bizim yıllar sonra geldiğimiz nokta bu oldu” diye konuştu.

KANSERİ YENENLERİN TALEPLERİ DEĞİŞİYOR

Tedavilerle insanların yaşam sürelerinin de uzadığını belirten Doç. Dr. Çetiner “Eskiden hastaları tedavi ettiğimizde her şeyin bittiğini zannederdik. Ama şimdi yaşam süresi uzayınca anlıyoruz ki bizim fiziksel olarak hastalığı tedavi etmemiz yetmiyor. Örneğin acil durumda, hastalığın ilk dönemlerinde çocuk sahibi olmayı düşünmeyen, ‘şundan bir kurtulayım bana yeter’ diyen insanlar, 5-10 yıl sonra karşımıza bambaşka taleplerle gelmeye başladı. Eski hayatlarını olduğu gibi bizden geri istiyorlar artık. Bu onkolojide yeni bir dönemin de başlangıcı aslında” dedi…

Kemoterapisiz kanser tedavisi

Stres epilepsi nöbetini tetikliyor

Pazartesi, Ocak 23rd, 2012

Enfeksiyon, yüksek ateş, aşırı alkol kullanımı, uykusuzluk ve yoğun stres epilepsi nöbetlerine yol açabilir.

Beyin, milyarlarca sinir hücresi, bunların uzantıları ve aradaki destek dokulardan oluşuyor. Her sinir hücresi elektrik  akımı üretme ve bunu diğer hücrelere iletme yeteneğine sahip.

Epileptik nöbet veya atağı, “Yaygın beyin hücrelerinin anormal ve aşırı aktivitesi sonucu ortaya çıkan geçici klinik olaylar” olarak tanımlayan Nöroloji Uzmanı Dr. Özgül Esen Öre, her yaş grubunda görülebilen epilepsinin en çok yaşlılarda ve çocuklarda ortaya çıktığını belirtti. Öre, hastalığın mekanizmasını şöyle anlattı:

“Epileptik nöbetler ya da ataklar genellikle kısa sürelidir, beynin etkilenen bölgesine göre farklı şekilde görülür. Epilepsi, tekrarlayan nöbetler hastalığıdır. Nöbet geçiren her insan epilepsi hastası değildir. Epilepsi tanısı, tekrarlayan 2 ya da daha fazla nöbet hikâyesi olan hastada nöroloji uzmanı tarafından yapılan çeşitli araştırma ve tetkikler sonrasında konulabilir. Epilepsi hastalığı dünyada yüzde 1 oranında görülmektedir. Kadın ve erkeklerde görülme oranı eşittir. Epilepsi nöbetleri her yaşta görülebilir fakat sıklıkla çocuklar ve yaşlılar etkilenir.”

NÖBETLER KİŞİDEN KİŞİYE FARKLILIK GÖSTERİYOR

Epilepsi nöbetlerinin değişik türleri mevcut. Hastalıkta 40’ın üzerinde nöbet tipi tanımlandığını söyleyen Dr. Öre, “Buna rağmen herkesin geçirdiği nöbet kendine özgü bazı farklılıklar gösterebilir. Bu durum bazı hastalarda epilepsi tanısının konulmasını güçleştirir, tanı konması uzun yıllar alabilir. Gelişen tanı yöntemleri sayesinde epilepsi tanısı daha kolay ve doğru konulabilmektedir. Epilepsi nöbetleri; “parsiyel” (beyinde bir bölgeye sınırlı başlayan nöbetler) ve “jeneralize” (beyinde yaygın olarak başlayanlar) olarak iki çeşittir. Ne tür nöbet olduğunun bilinmesi büyük önem taşımaktadır. Çünkü bu hangi epilepsi ilacının daha etkili olacağı konusunda yol göstericidir” dedi.

ERGENLİK ÇAĞINDA EPİLEPSİYE DİKKAT
“Epilepsi nöbetleri hayatın herhangi bir döneminde başlayabilir. Epilepsi hastalarının dörtte üçünde 20 yaşından önce, özellikle de ilk üç yaş içinde ve ergenlik çağına yakın zamanlarda görülür. Epilepsi kalıtsal bir hastalık değildir. Epilepsi hastalığı anne-babadan çocuğa geçmez fakat bazı ailelerde epilepsi gelişme eğilimi daha fazladır” diyen Öre, epilepsi oluşumu için ayrıca bunu tetikleyecek bir takım  dış faktörlerin de bulunması gerektiğini söyledi.

EPİLEPSİ NÖBETLERİNİN NEDENLERİ

Olguların yarısından fazlasında bir neden saptanmadığını vurgulayan Dr. Öre, diğer bilinen nedenler ise şöyle özetledi:

• Doğum öncesi veya sonrasındaki enfeksiyonlar, doğum travmaları, beynin oksijensiz kalması,
• Santral sinir sistemi enfeksiyonları,
• Kazalar,
• Beyin tümörleri,
• Beyin kanaması veya damar tıkanıklığı (serebrovasküler hastalıklar)
• Aşırı alkol tüketimi
• Uykusuzluk
• Enfeksiyon, yüksek ateş,
• Yoğun stres,
• Uzun süreli bilgisayar oyunları ve parlak ışıklara maruz kalmak.

HASTA ÖYKÜSÜ TEŞHİSTE ETKİN ROL OYNUYOR

Epilepsi tanısı konurken hasta ve yakınlarının verdiği bilgiler çok önemli. Bazı durumlarda tek başına nöbet öyküsü ile teşhis konulabiliyor. Ayrıca kısa süreli EEG (elektroensefalografi), uyku  EEG’si, kraniyal görüntülemeler ve kan tahlili ayırıcı tanı yapmak açısından gerekli oluyor.

DÜZENLİ İLAÇ  KULLANIMI ÖNEMLİ

Epilepsi tedavisinde en önemli nokta, nöbetleri durdurmak için seçilen ilaçların düzenli ve dikkatli kullanımı. Her beş hastanın dördünde, uygun ilaç seçilip yeterli dozda kullanıldığında nöbetlerin durduğunu belirten Nöroloji Uzmanı Dr. Özgül Esen Öre, tedavi sürecine ilişkin de şu bilgileri verdi:

“Genellikle tek bir epilepsi ilacı ile tedaviye başlanır. Doz yavaş yavaş artırılır. Eğer ilaç yetersiz kalırsa ikinci bir ilaç tedaviye eklenir veya ilaç değiştirilebilir. Her anti epileptik ilacın etki mekanizması farklı olduğundan hastanın nöbet tipine uygun olarak ilaç seçilir. Düşük dozla başlanarak yavaş yavaş artırılır. Bu arada ilacın kan düzeyi, belirli aralıklarla da yan etkilerini izlemek için kan tahlilleri incelenir. Bu dönemde hastanın doktoru ile sıkı irtibatta olması gerekir. İlaca bağlı en sık yan etkiler uyku hali, baş dönmesi ve dengesizliktir. Birkaç hafta içinde bu etkiler kaybolur. Epilepsi bazı tipleri dışında süreğen bir hastalıktır. ömür  boyu ilaç tedavisi gerekli olabilir. Bu nedenle hastanın mutlaka bir nöroloji uzmanı tarafından düzenli olarak takibi önerilir.”

Stres epilepsi nöbetini tetikliyor

Ağızdaki kemik kaybına ”kök”ten çözüm

Pazar, Ocak 22nd, 2012

Tıbbın birçok alanında başarılı sonuçlar veren kök hücre uygulamaları, diş tedavisinde de yüz güldürüyor,özellikle de ağızdaki kemik kayıplarında.

Ağızdaki kemik  kaybında, kalçadan alınan kemik iliğiyle uygulanan kök hücre  tedavisinde yüzde85 canlı kemik oluşturulduğu bildirildi.

Meffert İmplant Enstitüsü Başkanı Dr. Ali Arif Özzeybek, bir süre önce  Diş Hekimliği Fakültesi ile ortaklaşa düzenlenen cerrahi eğitim programında, implant tedavisinde kök hücre uygulamaları konusunda uzmanlar tarafından bilgiler aktarıldığını bildirdi.

ağızdaki kemik kayıplarında kök hücre tedavisiyle yeni canlı kemik oluşturulması konusunda eğitim verildiğini de ifade eden Özzeybek, şu bilgileri aktardı:

”Ağzında aşırı kemik kaybı bulunan hastalarda implant tedavisi son derece zordur. Bu tedavide, uygulama yapılacak implant yatağının hazırlanması çok büyük önem taşır. Hastanın çene bölgesinden cerrahi işlemle kemik alınarak yapılan yöntem, artık yerini kök hücre uygulamasına bıraktı. Son zamanlarda artık kemik kaybı çok olan kişilerde kök hücre tedavisi uygulanıyor. Hastanın kendi kalçasından alınan kemik iliği, kemik tozuyla birleştirilip çenede kemiğin yetersiz olduğu bölgeye konuluyor. Bu yöntemle hem çok kaliteli kemik elde ediliyor hem de ikinci bir cerrahi alan açılmadan daha az zahmetli bir işlemle hasta yeni bir kemik yapısına kavuşuyor.”

Kemik tozlarının kullanıldığı yaygın yöntemde yeni kemik 6-9 ayda oluşurken kök hücre yöntemiyle bu sürenin 3-4 aya düştüğünü anlatan Özzeybek, yöntemin yakında Türkiye’de de yaygınlaşmasının beklendiğini bildirdi. Özzeybek, muayenehane şartlarında, kısa sürede ve komplikasyonsuz yapılabilen bu yöntemin, sinüs bölgesinde de kullanılabildiğini belirtti.

CANLI KEMİK ORANI YÜZDE 85

İmplant tedavisinde kök hücre uygulamaları ile ilgili kısa bir süre önce açıklanan bir araştırmaya da değinen Özzeybek, ”900 hasta üzerinde yapılan bu araştırmaya göre hastalarda uygulama sonrası herhangi bir ağrı ya da enfeksiyona rastlanmadığı gibi canlı kemik oluşturma oranı yüzde 85 bulundu. Bu oran, mevcut yöntemde ise yüzde 30-40 oranındadır” diye konuştu…

Ağızdaki kemik kaybına kökten çözüm

 

Kanser tedavisi metastazı tetikleyebilir

Cuma, Ocak 20th, 2012

Kanserli bir tümörü küçültmek için uygulanan bazı tedavilerin, kanserin başka bölgelere sıçramasına yardımcı olabileceği belirtildi.

kanser  hastalıklarının çoğunda tümörün kendisi değil, vücudun değişik bölgelerine yayılması ölümcül sonuçlara neden oluyor. Metastaz olması ise tümörü besleyen kan damarlarının sağlamlığıyla doğrudan orantılı.

Bu damarların duvarlarının bağ dokusu hücreleri yani perisitlerle yeterince desteklenmemesi, kanserli dokunun kanlanmasını azaltarak, beslenmesini engelleyip tümörü küçültüyor. Ancak aynı zamanda bu esnada kanserli hücrelerin yayılmasını kolaylaştıran bir etki oluşuyor.

Kanser tedavisinin başarısını sadece tümörün büyümesi veya küçülmesiyle ölçmenin hata olabileceği konusunda uyaran bilim insanları, kılcal damarları sağlamlaştıran perisitlerin olmamasının, tümör içindeki zaten zayıf olan damarları daha da zayıflatıp geçirgen yaptığını, bunun da tümörün oksijen alımını azalttığını bildirdi.

KANSER HÜCRESİ OKSİJENSİZLİKTEN BESLENİYOR

Oksijen eksikliğinin kanser hücrelerinde genetik  olarak öngörülmüş bir çeşit “hayatta kalma” programını devreye soktuğunu belirten araştırmacılar, bu programın aynı zamanda kanser hücrelerinin hareket kabiliyetini artırdığını, kanserli hücrelerin bu sayede zayıflamış damar duvarlarından dışarı sızarak vücudun başka bölgelerine ulaştığını ve metastazlar oluşturduğunu kaydetti.

Bilim insanları bu durumun, neden düşük perisitin oranı bulunan meme kanseri  hastalarında ölüm oranının yüksek olduğunu açıklayabileceğini de ifade etti.

Bilimciler, kanser hastalarında perisitin oranına bakılarak kişiye özel tedavilerin geliştirilmesinin önemli olabileceğini bildirdi…

Kanser tedavisi metastazı tetikleyebilir

 

Her ay tekrarlayan ağrıya dikkat

Pazartesi, Ocak 16th, 2012

Sadece adet döneminde yaşanan şiddetli ve tek taraflı baş ağrısı, hayatı kâbusa çeviren migrenin en önemli belirtisi olabiliyor.

Normal zamanda başınız hiç ağrımıyor, ancak adet günlerinizde tek taraflı, şiddetli bir baş ağrısıyla birlikte mide bulantısı ve kusma sorunu yaşıyorsanız dikkat! Çünkü migren, özellikle bu özel günlerde vücutta değişen hormonların da etkisiyle kendini gösterebiliyor.

Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Umut Sarı, gerek adet öncesi, gerekse adet dönemlerinde kadının vücudundaki östrojen dengesinin büyük bir değişikliğe uğradığını belirterek, “Artan östrojen seviyesi de migrene neden olabiliyor” uyarısında bulunuyor.

BAŞ AĞRISI HER ADET DÖNEMİNDE TEKRARLIYORSA…

Adet öncesi dönemde kadınların vücutlarında bazı hormonel değişiklikler meydana geliyor. Artan östrojen değerinin yanı sıra vücutta su tutulumu ve ödem oluşuyor. Tüm bu etkenler birleştiğinde de migren belirtileri ortaya çıkabiliyor. Ancak bu noktada dikkat edilmesi gereken en önemli konulardan birinin ağrı  sıklığı olduğunu belirten Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Umut Sarı, “Ağrı birkaç saat sürüyorsa bu durum migren olarak değerlendirilmemeli. Migren tanısı için özellikle tek taraflı olan baş ağrısıyla birlikte bulantı ile kusma gibi şikâyetlerin her adet döneminde ortaya çıkması ve tüm gün boyunca devam etmesi gerekiyor” diyor. Dolayısıyla bu sorunu yaşayan kadınların mutlaka uzman bir hekime görünmeleri gerekiyor.

İLK ADETLE BİRLİKTE MİGREN ORANI 3 KAT ARTIYOR

Ergenlik dönemine kadar erkek ve kız çocuklarında migren oranları birbirlerine yakın bir seyir izliyor. Fakat ilk adet kanamasıyla birlikte bu oran kadınlarda 3 kat artıyor. Hatta yapılan çalışmalar her 100 kadından 2’sinde ilk adet kanamasıyla birlikte migren geliştiğini ortaya koyuyor. Adet dönemlerinde kendini gösteren migrenin görülme oranı menopozda ise büyük oranda düşüyor. Öyle ki her 100 kadından 60’ında görülen migren menopoz döneminde yüzde10’a kadar iniyor. Hamilelik  döneminde de östrojen dengesinde herhangi bir değişiklik yaşanmadığı için migren atakları azalıyor.

HORMONLU BESİNLER MİGRENİ TETİKLİYOR

Modern yaşamın en olumsuz getirilerinden biri de hormonlu besinler. Gerek sebze ve meyve, gerekse hayvansal besinlerde üretimi artırmak amacıyla östrojen hormonu kullanılıyor. Bu durum da vücuda zarar veriyor ve migren ataklarını tetikliyor. Öyle ki menopoz döneminde olan bir kadına bile östrojen verildiğinde migren atakları yeniden tekrarlayabiliyor. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Umut Sarı, bu nedenle mümkün olduğu kadar organik besinlerin yenmesine özen göstermek gerektiğini belirtiyor.

DOĞUM KONTROL HAPI KULLANANLAR DİKKAT

Dr. Umut Sarı, migren olduğunu bilmeden doğum kontrol hapı türü ilaçları kullanmanın bazı riskleri de beraberinde getirdiğine dikkat çekerek, “Doğum kontrol hapları özellikle migreni olan kadınlarda inme ve beyin damarında pıhtı oluşumu sonrası tıkanıklık gibi risklere neden olabiliyor. Ayrıca bu hapları kullanırken ortaya çıkan baş ağrısının damarsal bir probleme mi yoksa migrene mi bağlı olduğunun tanısı kolay koyulamıyor. Bu nedenle migren hastalarının doğum kontrol hapı kullanmaları önerilmiyor.” diyor. Migrenin sıklığı ya da şiddeti değiştiğinde ise kadınların mutlaka bir hekime başvurmaları ve ilacı bırakmaları tavsiye ediliyor.

ADET DÖNEMİNDE MİGREN ATAKLARINI HAFİFLETMEK İÇİN…

• Işık ve gürültü gibi uyarıcı faktörlerden uzak durun.
• Stres migren ağrılarını artırıyor. Bu nedenle mümkün olduğu kadar stres oluşturabilecek ortamlardan uzak durun.
• Migreni tetiklediği için içeriğinde kafein ve tuz olan besinleri yemeyin. Dvitamini takviyesi alın.
• Açık havada dolaşın ve sağlık  açısından herhangi bir şikâyetiniz yoksa bolca balıketi, süt ile yumurta yiyin…

Her ay tekrarlayan ağrıya dikkat!

 

Parkinson yaşlanmayı beklemiyor…

Pazar, Ocak 15th, 2012

‘Yaşlılık hastalığı’ olarak bilinen Parkinson, genç ergenlerde ve çocuklarda da görülebilir

Halk arasında ‘titreme’ veya ‘yaşlılık hastalığı’ olarak bilinen Parkinson, genç yaşlarda da görülebilir.

Parkinson hastalığı beyinde “substansiya nigra” denilen bir alanda yer alan ve dopamin üreten nöronların kaybedilmesi sonucu bu maddenin azalmasıyla gelişen bir hastalık. Beyin bu hücrelerin yüzde 50-80’ini kaybettiğinde hastalık bulguları ortaya çıkar. Parkinson toplumda binde 2-3 oranında görülür, ancak bu oran 70 yaş üzerine çıkıldığında yüzde 0.5-2 arasına ulaşır.

Hastalıkta ortalama tanı konma yaşının 65 civarında olduğunu, bir kişiye 40 yaşından önce Parkinson tanısı konulursa ‘Genç Yaşta Görülen Parkinson Hastalığı’ (GYGPH) olarak tanımlandığını belirten Beyin Cerrahisi Uzmanı Dr. Ali Zırh, hastalığın zannedildiği gibi sadece yaşlılarda ortaya çıkmadığını söyledi. Genç yaşta görülen Parkinsonda genetiğin rol oynadığını söyleyen ve Sağlık Yaşam dergisine konuşan Dr. Zırh, hastalığın erken dönemdeki seyri hakkında şu bilgileri verdi:

“GYGPH olgularının yüzde 50’ye yakınında, GYGPH olgularına neden olabildiği bilinen LRRK-2 geni ve Parkin 9 geni başta olmak üzere bazı genlerin varlığı gösterilmiş. Çok erken yaşlarda (20 yaş altında) başlayan gruba ‘Juvenil Parkinson’ diyoruz. Çok nadir olgularda, Parkinson benzeri bulgular çocuklarda ve genç adölesanlarda da görülebilir.

TÜRKİYE’DE GENÇLERDE NE KADAR GÖRÜLÜYOR?

Yurt dışında yapılan çalışmalar Parkinson tanısı alan kişilerin yüzde 10-20’sinin 50 yaş altında olduğunu, bunların da yarısının 40 yaş altında tanı aldığını göstermekte. Ancak yurdumuzda bu oranları ortaya koyabilecek yayımlanmış bir çalışma henüz yok. Gene Avrupa’da yapılmış bir çalışmada 40 yaş altındaki bulguların yüzde 50’sinde, 20 yaş altındaki olguların yüzde 80’inde genetik mutasyon varlığı gösterilmiş.

NASIL BELİRTİLER VERİYOR?

Hareketlerde yavaşlama, yüz mimiklerinde donuklaşma ve “maske yüz” diye ifade edilen görünüm, vücudun bir yanında istirahat halinde ortaya çıkan “para sayar” tarzda titreme, küçük adımlarla ve öne eğik yürüme ilk göze çarpan belirtiler. Titreme genellikle ilk bulgu olarak ortaya çıkmakta; el ve ayakta, bazen de çenede olabiliyor.

ERKEN TANI ÇOK ÖNEMLİ

Erken veya geç yaşta ortaya çıkan Parkinsonda hasta ne kadar erken tedaviye başlarsa, yaşam kalitesi de o oranda artıyor. Ancak genelde Parkinson ileri yaş hastalığı olarak bilindiğinden, genç hastalarda tanı gecikebiliyor. Bu da tedavi başarısını olumsuz etkiliyor.

İLAÇ  YETERSİZSE BEYİN PİLİ

Bu hastalarda esas; eksik madde olan dopaminin tedaviye mümkün olduğunca geç dahil edilmesinin daha uygun olacağıdır. Bu yüzden öncelikle hastanın bulguları daha az hissetmesini sağlayacak semptomatik ve dopamimetik ilaçların başlanması gerekir. Ancak bu ilaçların yeterince etki etmediği durumlarda dopamin tedavisine başlanmalıdır.

ÇATALINI BİLE TUTAMAYAN HASTAYA PİL TEDAVİSİ

Kaliteli yaşam düzeyini kazanmak ve korumak için eğer hasta yüksek doz ilaç tedavisine ihtiyaç duyuyor ve yaşı da çok genç ise beyin pili tedavisinin de erken dönemde göz önünde bulundurulması gerekebilir. Beyin pilleri; başta Parkinson olmak üzere, pek çok hareket bozukluğunun cerrahi tedavisinde son yıllarda giderek yaygın olarak kullanılan elektronik cihazlardır. İlaç tedavisine yanıt vermeyen ve şiddetli titreme nöbetleri geçiren Parkinson hastalarında, beyin pili başarılı sonuçlar veriyor. Çatalını bile tutamayan, iğneye ipliği geçiremeyen hastalar ameliyat masasından kalkar kalkmaz titremeleri geçiyor.

KONUŞA KONUŞA AMELİYAT

Parkinson tedavisinde önemli bir alternatif olan beyin pili, tıpkı kalp pili gibi yerleştiriliyor. Beynin içinde tespit edilen sorunlu bölgelere iki tane elektrot yerleştiriyoruz. Göğüste cilt altına kalp pili gibi bir pil yerleştiriliyor ve cilt altından geçirilen uzatma bağlantılarıyla elektrotlar pile bağlanıyor. Daha sonra bilgisayar aracılığıyla hastaya iyi gelecek frekansları ve uyarı parametrelerini ayarlıyoruz.

Ameliyatın büyük bir kısmında hasta uyanık oluyor ve bizimle konuşuyor. Ameliyatta hastalar doktorla sohbet ediyor, maç kritikleri yapıyor. Bu yöntemde amacımız; hastalıktan sorumlu hücreleri ve etrafındaki anatomik oluşumların yerini bulmak. Bunun için de ameliyatı, hastayı uyanık tutarak, konuşa konuşa yapıyoruz. Çünkü bu sayede hastanın tepkilerini ölçerek sorunlu bölgeye ulaşmamız daha kolay oluyor.”

Parkinson yaşlanmayı beklemiyor!

 

Spor hormonu keşfedildi

Cuma, Ocak 13th, 2012

Bilim adamları, insan vücudunda, spor yaparak kas hücrelerinde üretilen bir hormon keşfetti.

İrisin ismi verilen hormonun, beyaz yağ hücrelerini kahverengi yağ hücrelerine dönüştürdüğü görüldü. Bu esnada glikoz metabolizmasında iyileşme olması, hareket etmeyen insanları, spor yapmadan tip 2 şeker hastalığına karşı koruma ümitlerini yeşertti.

kanser enstitüsünden Bruce Spiegelman başkanlığında yapılan, sonuçları yayımlanan araştırmada, bilim adamları, İrisin hormonunu, PGC1-alpha proteininin rolünü araştırırken keşfetti. PGC1-alpha spor yaptıktan sonra artan şekilde kaslarda oluşuyor ve sportif aktivitenin sağlığa olumlu katkılarından sorumlu.

KANDAKİ ŞEKERİ DE DÜŞÜRÜYOR

Bilim adamları, olumlu etki için gerekli sinyallerin diğer hücrelere İrisin hormonu vasıtasıyla aktarıldığını tespit etti. İrisinin insan ve farelerde aynı şekilde işlev gördüğünü belirleyen bilim adamları, hareketsiz ve deri altında aşırı yağ birikimi olan farelerde İrisin hormonunun seviyesini artırdı. On gün sonra bu farelerin kandaki şeker değerlerinin iyileştiği görüldü. Ayrıca farelerin kilo kaybettiği gözlemlendi.

Bilim adamları, bu etkinin uzun vadede kalıcı olup olmadığını görmek için önce farelerde, ardından insanlar üzerinde deneyler yapacaklarını belirtti. Uzmanlar, kanda bulunan İrisinin seviyesinin artırılmasının yan etkilerinin olup olmayacağını da araştıracak…

Spor hormonu keşfedildi

 

Sigara kadınları nasıl etkiliyor?

Çarşamba, Ocak 11th, 2012

Bilim insanları sigaranın insanlara verdiği sayısız zararı anlatıyor ancak çoğu tiryaki dikkate almıyor. Sigaranın kadınlar üzerindeki etkileri ise vahim.

Son yıllardaki etkili kampanya ve düzenlemelere rağmen, yapılan çalışmalar, üreme çağındaki kadınlar arasında sigara kullanımının artmakta olduğunu göstermektedir.

Anne adayları, hamilelik döneminde sigara kullanımının, anne karnındaki bebek üzerine olumsuz etkileri hakkında bilgiye sahip olduğu için hamilelik durumunda en ağır sigara kullanıcıları bile genellikle sigaradan uzak durmaktadır.

Ancak genel olarak kadınların, sigara kullanımının, yumurtalıklar ve üreme fonksiyonları üzerine zararlı etkileri konusunda yeterli bilgiye sahip olmadıklarını görmekteyiz.

Sigara dumanında bulunan 4000’in üzerindeki zararlı bileşik, kadın üreme sistemindeki değişik hedef ve etki mekanizmalarına ile zarar veriyor.  Sonuç; kadının çocuk sahibi olma şansı azalıyor. Daha üzücü olan sonuç ise; kadının tüm bu bilgileri dikkate almaması…

Sigara Erken Menopoza Sebep Oluyor

Kadın üreme çağını belirleyen yumurtalık kapasitesinin, sigaranın zararlı etkilerinden olumsuz etkilendiğini gösteren birçok çalışma yapılmıştır. Yapılan çalışmalarda, yumurtalık kapasitesinin belirleyicilerinden olan FSH hormonunun sigara içen kadınlarda içmeyenlere göre daha yüksek, AMH hormonunun daha düşük olduğu gösterilmiştir. Bunun sonucu olarak da sigara içen kadınların içmeyenlere göre ortalama 2 yıl önce menopoza girdikleri görülmüştür.

Sigara Kısırlaştırıyor

Özellikle yumurta rezervini belirleyen ve “primordial folikül” dediğimiz ana yumurta hücreleri, sigara dumanında bulunan hidrokarbon türevleri, nikotin ve kadmium gibi ağır metallerin birincil hedefi olmaktadır. Bir kadının daha doğmadan belli sayılarda sahip olduğu ve şu anki bilgilerimize göre hayatın ileriki dönemlerinde bir daha üretilemeyen bu ana hücrelerin tahribi, kadınlarda geri dönülemez etkileri ortaya çıkarmaktadır.

Yumurta Kalitesini Bozuyor

Yukarıda bahsettiğimiz ana etkinin haricinde, sigara dumanı ve içerdiği toksik maddeler, kadında her ay gelişen ve muhtemel gebeliği oluşturacak olgun yumurtanın da kalitesini çeşitli şekillerde bozmaktadır. Yumurtalık içerisinde gelişen olgun yumurta ve mikro çevresinde bu toksik maddeler ile oluşan oksidatif stres , yumurta hücresi ve çekirdeğinde değişikliklere yol açarak hücrenin ölümüne veya genetik yapısının bozulmasına yol açabilmektedir.

Düşüklere Sebep Olur!

Sigaranın zararlı etkileri bununla da kalmamaktadır. Döllenme sonrası oluşan embriyonun gelişimi bozulmakta,hücre zarının kalınlığı artarak embriyonun rahim içerisinde tutunması zorlaşmaktadır. Bununla birlikte, embriyonun rahim içerisinde tutunup geliştiği “endometrium” adını verdiğimiz iç tabakada sigaranın zararlı etkilerinden payını almaktadır. Sigara dumanındaki toksik maddeler, rahim içi dokusunun kanlanmasını azaltarak, embriyonun bu doku içerisinde tutunup köklenmesini engellemektedir.

Tüp Bebek Şansını Olumsuz Etkiliyor

Kısaca bahsettiğimiz bu olaylar silsilesi, sigara içen kadınlarda erken menopoz olasılığını arttırmakta, kadının aylık gebe kalabilme olasılığını azaltmaktadır. Bu durum özellikle herhangi bir nedenden dolayı gebe kalmak için tüp bebek yöntemlerine başvuran kadınlarda ayrıca bir problem olarak karşımıza çıkmaktadır. Yapılan birçok çalışma, sigara içen kadınlarda tüp bebek başarı şansının içmeyenlere göre daha düşük olduğunu göstermektedir.

Sonuç olarak söylemek gerekirse, özellikle çocuk sahibi olmak isteyen, bu konuda güçlük çeken ve tedavi gereksinimi duyan kadınlarda, sigaranın üreme sisteminin her basamağına olumsuz etkisi olduğu ve özellikle herhangi bir tedaviye başlamadan önce sigaradan uzak durmaları gerektiğinin üzerinde ısrarla durulmalıdır…

Sigara kadınları nasıl etkiliyor?

Enfeksiyon kanserde ölümcül seyrediyor

Pazar, Ocak 8th, 2012

Sağlıklı kişilerde hiçbir ciddi etki yapmayan basit enfeksiyonlar, bağışıklık sistemi zayıflamış kanser hastalarında ölümcül olabiliyor.

Kanser  hastalarında, kemoterapi ve radyoterapi ile birlikte yaşam tarzı, obezite ve beslenme alışkanlığındaki yanlışlıklar, bağışıklık  sistemini zayıflatıyor.

Kanser hastalığından ölümlerin, kalp ve damar hastalıklarından sonra ikinci sırada yer aldığını ifade eden Ertek, özellikle gelişmekte olan ülkelerde ve az gelişmiş ülkelerde kanser vakaları ve kansere bağlı ölümlerin diğer ülkelere oranla fazla olduğunu bildirdi. Ertek, Türkiye’de de en sık görülen hastalıklar içinde kanserin 2. sıraya oturduğunu belirterek, erkeklerde akciğer ve prostat, kadınlarda ise meme ve akciğer kanserlerinin ilk sıralarda olduğuna dikkat çekti.

KANSER HASTALARINDA ENFEKSİYON RİSKİ

Kanserlerin tamamının önlenemez olmadığına, koruyucu tedbirlerle hastalıktan sakınılabildiğine işaret eden Ertek, kanserlerin yaklaşık üçte birinin doğru beslenme alışkanlığı, fiziksel aktivite, obeziteden, ultraviyoleden ve radyasyondan uzak durma ile korunmanın mümkün olabildiğini söyledi.

Bağışıklık sisteminin kuvvetli olmasının hem kanserden korunmada hem kanser tedavisinin başarısında çok önemli olduğunun altını çizen Ertek, ”Kanser hastalarının tedavi sürecinde özellikle kemoterapi ve radyoterapi alınması halinde bağışıklık sistemi zayıflıyor. Bağışıklık sistemi zayıflayan hastalar, enfeksiyonlara açık hale geliyor” dedi. Ertek, bağışıklık sistemi zayıflayan hastalarda çok ciddi enfeksiyonların görülebildiğini ve kanser hastasının sağlık durumunu ağırlaştırabildiğini belirterek, ”Kanser hastaları, tümörün yol açtığı organ yetersizliği ya da enfeksiyon hastalıklarından dolayı yaşamını yitiriyor. Sağlıklı kişilerde hiçbir etki yapmayan çok basit enfeksiyonlar bile kanser hastalarında ölümcül olabiliyor” diye konuştu.

ENFEKSİYONLARDAN KORUNMAK MÜMKÜN

Kanser hastalarında en sık zatürre gibi akciğer sorunları görülebildiğini, mikroorganizmaların çok daha kolay kana karışarak hastanın sağlık durumu ağırlaştırıp ölümüne neden olabildiğini, ciltte, üriner sistemde enfeksiyon gelişebildiğini ve boğazda ve ağızda iltihaba yol açabildiğini ifade eden Ertek, ”Hastalar, sıklıkla bu enfeksiyonlardan dolayı yaşamını yitirir” dedi.

Ertek, bireysel önlemlerle enfeksiyonlardan korunmanın mümkün olduğuna da dikkati çekerek, şöyle devam etti: ”Hastalar, bu dönemde sağlıklı ve dengeli beslenerek, yeterli vitamin ve mineral alarak bağışıklık sistemini güçlendirmeli. Belli enfeksiyon risklerine karşı aşı yaptırılmalı. Örneğin, grip aşısı yaptırılarak olası bir solunum yolu enfeksiyonu engellenebilir. Dalakla ilgili sorunları olan hastalar menenjit, ve pnömokok aşısı yaptırmalı. Kemik  iliği kanserlerinde hekimin önerdiği gerekli aşılar yaptırılmalı. Akciğer kanseri  hastaları grip ve zatürre aşısı yaptırmalı. Hastalar, riskli çevreden uzak durmalı ve hasta kişilerle temasta ya da aynı odada bulunmamalı. Dışarı çıkarken maske kullanılmalı.”

DÜZENLİ UYKU , SEBZE AĞIRLIKLI BESLENME ÖNEMLİ

Ertek, bağışıklık sisteminin kuvvetlendirilmesi için mevsiminde bol sebze meyve yenilmesi, ancak iyi yıkanmasına özen gösterilmesi gerektiğini belirtti. Uykusuzluğun da bağışıklık sistemini bozduğunu ve hastalıklara zemin hazırladığını ifade eden Ertek, gün içinde erişkinlerin mutlaka 8 saat uyumasını önerdi. Ertek, ruh sağlının da desteklenmesi için kanser hastalarının hekim kontrolünde psikolojik destek almasının da önemli olduğunu belirtti…

Enfeksiyon kanserde ölümcül seyrediyor

 

Demirin de fazlası zararlı

Pazar, Ocak 8th, 2012

Vücutta demirin fazla olması damar sertliğine, hücrelerin erkenyaşlanmasına ve yağlanmasına, karaciğer, pankreas ile eklemlerde ağır tahribatlara neden olabiliyor.

Genetik ya da çevresel nedenlerle, vücuttaki demir miktarı artabilir. Biyokimya Uzmanı Doç. Dr. Nezih Hekim, demir artışının en büyük nedenlerinden birinin hemokromatoz denilen doğumsal bir hastalık olduğunu belirtiyor. Buhastalıkta bağırsaklardan demir emilimi artıyor ve zamanla organlarda aşırı demir birikimine neden oluyor. Hastalığa anne ve babadan geçen arızalı herediter hemokromatoz (HH) olarak adlandırılan, demir tutulumu sağlayan HFE geninin neden olduğu biliniyor.

Ancak, vücutta demir birikimi her zaman genetik kusurlara bağlı olmayabiliyor. Bazen düzenli alınan kan transfüzyonu, bazen Akdeniz Anemisi (Talasemi), bazen de alkol tüketimi ile gelişen kronik karaciger  hastalıklarına bağlı olarak vücuttaki demir miktarında artış görülebiliyor.

Doç. Dr. Nezih Hekim’in verdiği bilgiye göre, demir haplarının aşırı kullanımı da demir zehirlenmesine yol açıyor. Az görülse de gebeliği sırasında içerisinde demir bulunan vitamin haplarını kullanan annelerin bebeklerinde de demire bağlı zehirlenmeler ortaya çıkabiliyor.

Hemokromatoz nedeni ile demir düzeyleri yüksek olan kişiler, bazen yaşamları boyunca hastalığının farkına varmıyor. Bazen de hastalık; eklem, karın ağrısı, sürekli yorgunluk vehalsizlikle kendini gösteriyor. Alkol alanlarda hastalığa bağlı şikayetler artarken, kadınlarda adet kanaması ile kan kaybına bağlı olarak hastalığın şiddetinde bir azalma söz konusu. Fazla demir halsizlik, iştahsızlık, kilo kaybı, baş ağrısı, mide bulantısı gibi problemlere; karaciğer sirozu ve kalp kasında fonksiyon bozukluğuna yol açabiliyor.

DEMİRİN ARTTIĞI HANGİ TESTLERLE ANLAŞILIR?

Kanda demir miktarının, total demir bağlama kapasitesi (TIBC), doymamış demir bağlama kapasitesi (UIBC) ve ferritin testleri ile ölçüldüğünü söyleyen Doç. Dr. Nezih Hekim, bazı hastalıklarda genetik teste de ihtiyaç duyulduğunu belirterek şunları söylüyor: “Bu testlerle sadece hemokromatoz değil, demire bağlı diğer hastalıkların da tespit edilmesi mümkün. Açıklanamayan demir yüksekliği ile birlikte aşağıdaki hastalık veya şikayetlerden herhangi biri varsa genetik testler de istenebilir:

• Kronik yorgunluk, halsizlik, karın ağrısı (özellikle sağ üst kadran), ishal
• Eklemlerde iltihap, kanser.
• Geç başlayan diyabet, karaciğer büyümesi, siroz.
• İktidarsızlık, libido kaybı, testis küçülmesi ve kısırlık.
• Kadınlarda amenore ve diğer adet bozuklukları.
• Hafızanın zayıflaması, depresyon.
• Kalp kası bozukluğu, düzensiz kalp atımı, kalp yetmezliği.
• Vücut kıllarında azalma.
• Hipotiroidizm.
• Denize gidilmediği halde derinin bronzlaşması.
• Sıkça grip  ve nezle olma.

Demirin de fazlası zararlı